30 Ağustos 2009 Pazar

30 ağustos zafer bayramı

Benim sevgili Alev teyzem, Pazar günü beni Zafer Bayramı törenlerine götürdü. Hayatımda ilk kez bir sürü asker ağbi, tanklar ve bir de mehteranları gördüm. Sonra ilk kez bu kadar alçaktan uçan uçaklarla karşılaştım. Pek korktum. Karşılaştığım herkese ucaç, ucaç deyip ne kadar korktuğumu anlattım. Ama galiba kimse beni anlamadı.

3o Ağustos Zafer Bayramıymış, teyzem söyledi. Anneannemin evi, törenlerin yapıldığı yere çok yakın olduğu için teyzem, anneannem, annem ve bir de ben düştük yola. Yolda bir sürü tank vardı. Aralarından geçtik. Asker ağbiler teyzemin pusetimi kaldırımlara çıkarmasına yardımcı oldular. Hepsi, yeşil kahverengi arası bir renkte giyinmişti. Çok güleryüzlüydüler. Hatta ben, tankların üstündeki bir ağbiye çiçek uzattım o da eğilip aldı, bana çok teşekkür etti.

Asker ağbilerin çok güzel atları vardı. Atların bu kadar iri olduğunu bilmiyordum. İlk kez bir atı bu kadar yakından gördüm. Neyse atları sevmemize izin verdi ağbiler...

Ben , en çok bu mehteran amcaları sevdim. Bazılarının kırmızı şalvarları, bazılarının da şortları vardı








Törenin sonuna doğru uçaklar geçmeye başladı. Elimizi uzatsak dokunabileceğimiz kadar yakındılar. Acayip gürültü yapıyorlardı. Ne yalan söyleyim bayaa korktum. Hemen teyzemin kucağına çıktım. O da elleriyle kulaklarımı kapattı. Sonra evimize döndük...

gymboree

Bu haftasonu bizim çete (Selin, Zeynep, Mira ve ben), uzun bir aradan sonra toplandık yine. Bilin bakalım nereye gittik? Gymboree... Merve öğretmenle oyun sınıfında bir derse katıldık. Bu haftaki dersin konusu itmek ve çekmekti, Merve öğretmen öyle dedi. Çok güzel bir oyun salonu vardı Gymboree'de. Her yer yumuşacık, rengarenk minderlerle kaplıydı. Bir sürü kaydırak, toplar, oyuncaklar ve silindirler vardı.

Önce Merve öğretmen kaydıraktan yumuşacık, tüylü bir minderin üzerine oturtarak bizi aşağı çekti. Sonra başka bir kaydırakta sıra olup toplarımızı aşağı itip sonra da kendimiz kaydık. Sonra
tahta bir merdivenden tırmanıp kocaman bir silindiri ittik. Hep birlikte rengarenk bir sosisi ittik. Sonra Merve öğretmen kocaman, rengarenk bir örtü getirdi. Herkes örtünün uçlarından tuttu, hoppa diye yukarı kaldırdık. Sonra biz örtünün altına yattık, annelerimiz örtüyü üstümüzde salladı. Sonra da hep birlikte şarkı söyleyip dans ettik. Baloncuklar üfledik havaya, onları yakalamaya çalıştık.

Oyun salonunda fotoğraf çekmemize izin vermedikleri için biz de dışarıdaki salonda çektik. Burada da bir sürü oyuncak ve kurabiyeler vardı. Herşey çocuklara göre hazırlanmıştı.

İşte bu da oradaki öğretmenlerimizden biri. Yeni arkadaşlarla tanıştık. Çok ama çok eğlendik. Şimdi müzik ve resim derslerine katılacağız. Aslında katılmasak da olur galiba. Ben, bu oyun salonunu pek sevdim. Şahsen her hafta sonu gelip burada oynayabilirim.

Aslında böyle bir oyun salonunu bizim evde kursak... Bizim salon geniş. Yerlere minderler atar, her yere oyuncaklar, kaydıraklar falan koyardık. Annem ne der acaba bu fikrime. Zaten salonun büyük bir kısmını benim çadır evimle oyuncaklarım kaplıyor. Ben bu konuyu anneme açayım bakalım ne diyecek?
Gymboree'deki dersten sonra hep birlikte Papazın Bağı diye bir yere gittik. Çok güzel bir bahçesi vardı buranın. Bahçede küçük küçük gölcükler vardı. Annemle ben, dallar topaldık. Sonra bu dalları suya daldırdık. Benim üstüm çok ıslandı. Neyse ki Çiğdem teyze bana Selin'in kıyafetlerinden verdi. Ben onları da ıslattım biliyor musunuz? En son Selin'in elbisesiyle eve döndük. Annem bir daha yanımızda yedek kıyafet taşıma kararı aldı. Bence de. Ne yapalım sula oynamayı seviyorum ben...

crocs

Annem, uzunca bir süre karar veremedi bana crocs alsak mı almasak mı diye. Rahat eder miyim edemez miyim, koşabilir miyim koşamaz mıyım diye düşünürken.... Cuma günü Çiğdem teyze ve Selin ile birlikte alışverişe çıktığımızda crocs'larıma kavuştum işte. Bu kadar uzun düşünmeye hiç gerek yokmuş meğerse. Çok rahatlar efendim, herkese tavsiye ederim....

26 Ağustos 2009 Çarşamba

zıp zıp zıp

Zıplamak, bence harika bir şey. Anne, eve hemen bir trambolin almalıyız... Söz başka birşey istemiycem.....


video



çiçek kız dansı

video

Çekmecelerin birinde deniz ayakkabılarımı buldum geçen gün. Hemen geçirdim ayağıma. Sonra koşarak gittim kapıya. Açın kapıyı "nenise" gitcem diye seslendim. Meğer kapıdan çıkıp öyle hemen nenise gidilmiyormuş. Ama söz verdi annem havalar soğumadan tekrar götürecek beni. Şimdilik evdeki havuzla idare ediyorum. Bu arada pusetimin kilit kısmını artık ben kapatabiliyorum. Ve dans edebiliyorum. Zıplarken dönebiliyorum. Daha neler yapabiliyorum neler...

11 Ağustos 2009 Salı

hoppa

video

İşte bu da Ada'nın kazayla ilgili yorumu:

Anne: Adacığım sen nasıl düştün?

Ada: Oppa

Anne: Neren acıdı?

Ada: Munum

10 Ağustos 2009 Pazartesi

acilde minik bir burun

(Bu kez Ada'nın annesi yazıyor):
Güzel kızımla ben, küçük bir kaza atlattık Pazar günü. Ada'nın doğduğu günden bu yana yaşadığım en korkunç gündü diyebilirim. Tek söyleyebileceğim anne olmanın ne demek olduğunu asıl şimdi anladığım. Annelik, hep pespembe bir mutlulukla falan özdeşleştiriliyor ya bir de madalyonun diğer yüzü var. Orada sadece dehşet, panik, zamanı geri döndürmek için delice bir istek, tüm dünyayla tek başına savaşabileceğiniz manyakça bir cesaret ve güç var. Ve sonunda çooook derin bir şükran duygusu...

Parktan ayrılmak istemeyen Ada'yı kucağıma alınca o da bacağıma tekme attı. Tekmenin etkisiyle dengemi kaybedince Ada'yla birlikte 30-40 santimetrelik bir yükseklikten aşağı düştük. Ada yüzünü çarptı yere, bense Ada'nın üzerine düşmemek için tüm ağırlığımla bacaklarımın üzerine düştüm. Ada'yı çevirip yüzünü kanlar içinde görünce yaşadığım dehşeti anlatmaya imkan yok. Aklımdan geçenleri de. Ne parçalanan dizimin acısını hissettim ne astım yüzünden daralan ciğerlerimi. Dişi kırıldı, burnu kırıldı, beyin sarsıntısı diye dehşet içinde koşarken kardeşimi aradım yetiş diye. İlk kez acile gittik, ilk kez Ada'nın röntgeni çekildi. Birkaç iz, kırmızıdan mora dönen minik bir burun dışında hiçbir şeyi yok şükürler olsun ki...
Psikologlar derler ki her travma bir iz bırakır. Ada'da iz kalmayacak neyse ki, hatta hatırlamayacak bile. Ama bu travmanın bendeki izi öyle derin ki yaşadığım o dehşet, asla aklımdan çıkmayacak...
Ve insanın yardım isteyecek yakınlarının, sevdiklerinin olmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Kardeşim, annem, babam koşup gelmeselerdi ne olurdu bilmiyorum. İyi ki varlar... Sevdiklerinden uzakta yaşayanlara, çağıracak kimsesi olmayanlara Allah yardım etsin...

2 Ağustos 2009 Pazar

eylül geldi

video

Eylül, geldi sonunda. Koşa koşa hastaneye gittim onunla tanışmak için. Küçücük... Annem dedi ki ben de küçücükmüşüm doğduğumda. Ama çok sevimli. Elleri, ayakları minicik. Hep uyuyor şimdilik... Biliyor musunuz o benim kardeşim. Biraz büyüyünce birlikte oyunlar oynayacağız, elele tutuşup koşacağız. Hadi Eylül bir an önce büyü de eğlenelim artık...

video

ada ile zeynep mini-town'da

Ne zamandır arkadaşlarımla buluşamıyordum. Birbirimizi çok özlemiştik. Durum böyle olunca annelerimiz, hemen bir ayarlama yaptılar ve bizi çok eğlenceli bir yere götürdüler: Mini-town. Zeynep'i öyle özlemişim ki hep elini tutmaya çalıştım, omzuna dokundum. Ona gel gel diye seslendim. Artık konuşabiliyorum ya arkadaşıma bütün öğrendiklerimi gösterdim.

Mini-town'da üç seçeneğimiz vardı: Top havuzu, mini kasaba ve Comfyland. Top havuzu için (ne yazık ki) yaşımız küçüktü. Mini kasabaya biraz daha kalabalık gelip çete oluşturalım dedik. Dolayısıyla bu seferlik şansımızı Comfyland'da denedik. İçeri girer girmez ayakkabılarımızı çıkardık. Görevli abla, göğsümüze üzerinde adımızın yazılı olduğu etiketler yapıştırdı. Ben, neymiş bu bir bakalım diye etiketi çıkarınca annem çareyi sırtıma yapıştırmakta buldu. Ne demişler asilik aselettir canım. Herkesin etiketi önündeyse ben arkama takıp gene fark yaratırım. Kişilik özelliklerimi sergilemeye çoktan başladım işte.

İçerde bizim gibi çocukların oynaması için çok eğlenceli şeyler vardı: Duyular köşesi, bilişsel köşe ve müzik köşesi diye üç farklı bölümden oluşuyordu Comfyland. Bir de gözetmen ablamız vardı bizimle oynaması için. Bu rengarenk çarkları çevirmek çok eğlenceli. Çok güzel müzik aletleri de var içerde. Ama ben, galiba en çok bilgisayar oyunlarını sevdim. Düğmelere basınca ekranda farklı görüntüler çıkıyor. Bir de telefon gibi birşey var. Oradan da müzik dinleyebiliyorsun.

Üzerinde rakamlar yazılı bu minderleri yanyana dizip, gözetmen ablanın da yardımıyla üzerlerine tırmandık. Yerde basınca insanın ayağını gıdıklayan halkalar vardı. O halkaların benzerlerinden duvara da koymuşlardı ki ellerimizle dokunabilelim diye.

Zeynep, gözetmen ablanın rengarenk bilezikleri ve küpelerini ele geçirdi bir ara. Onlarla dans edip poz verdi. Çok yakıştı bu bileziklerle küpeler Zeynep'e. Bir ara bileziklerden birini paylaşamadık ama sorun değil olur böyle şeyler aramızda. Zaten bir süre sonra bileziklere küpeler kayboldu biz de oyun oynamaya devam ettik.

Ordan oraya atladık, zıpladık. Herşeyi keşfetmeye çalıştık. Duvarlarda döndürüp hayvanların resimlerini bulabildiğimiz küpler vardı. Tellerin üzerine geçirilmiş rengarenk boncuklardan oyunlar vardı.

Ben bu fili de çok sevdim. Üzerine tırmanıp hortumundan kaydım...

Zeynep de bu arada koku köşesini keşfetti. Bu rengarenk kutucukların içinde tahtadan çubuklar var. Kutucukların yanına da meyve resimleri çizmişler. Kutucukların içindeki çubuklar, işte o meyveler gibi kokuyorlar. Biz, en çok portakalla şeftalinin kokusunu sevdik. Bir de çikolatanın tabi kii...

Bu dairelere de bayıldım. Birinin üzerinde tısssss yılan, ötekinde de çiçek gibi birşey vardı. Hızla çevirince yılanla çiçek dönüyormuş gibi oluyordu.

Bu kim bilin bakalım: O da Ada. Ama o, buyuk Ada. Annemin işyerinden Göksel amce ile Sibel teycenin kızları. Orada tanıştık biz. Ada abla, buyuk olduğu için mini kasabada oynayıp araba kullandı. Sonra bize konuk geldi. Ben hemen ona sevdiğim bilgisayar oyununu gösterdim. O da tuşlara basıp ahizeden müzik dinledi. Çok sevdim ben onu.
Gitmeden önce annelerimiz bize kitap köşesinden çok güzel kitaplar aldılar. Benim kitaplarımdan birinde üzerinde hayvanların olduğu bir çark var. Diğerinde de bir kurdelenin ucunda bir kız. Doğumgünü partisine giderken giyeceği kıyafeti seçmeye çalışıyor.

Mini-town'dan sonra bu kez de başka bir oyun merkezine gittik. Zeynep'le at arabasına bindik. Atlara dehhh dıgıdık dıgıdık dedik. Atların eyerlerini ben tuttum. Zeynep'i gezdirdim bir güzel.

Sonra resimden çok anlaşılmasa da bir balığa ve bir ata sırayla bindik.

Tramplende zıp zıp zıpladık. Ayakta kalmaya çalıştık ama hep düştük...

Sonra da kırmızı bir arabaya bindik. Bu kez direksiyona Zeynep geçti ben de kendisine co-pilotluk yaptım. Annelerimiz, birşeyler içmek için oturunca biz de yanlarında oynamaya devam ettik. Bir ara annem, Zeynep ve ben saklambaç bile oynadık.
Çok ama çok eğlendik. Hatta çoktan gece olduğunu, uyku vaktinin geldiğini bile fark etmedik. Arabayla evlerimize dönerken Zeynep'e gökyüzündeki aydedeyi gösterdim. Aslında ona bir de oyuncak almıştım ama hangisini Zeynep'e vereyim hangisi benim olsun diye karar veremeyince Zeynep'e armağanını vermeyi unuttum.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

maya ile bahçe sefası

Geçen haftasonu büyük teyzemin bahçesine gittik biz meyve toplamak için. Ağaçlar, kayısı ve erik doluydu. Annemle anneannem meyve toplarken teyzemle ben de önce gülleri suladık. Doğruyu söylemek gerekirse ben daha çok kendimi suladım.

Maya da bizimle geldi. Gelen geçen herkese havladı önce. Sonra kendini güvende hissetmek için büyükannemin yanına yerleşti. Maya, büyükannemize yaslanıp oturmayı çok seviyor. Belki büyükannem, şişman olduğundandır çünkü ona yaslanmak gerçekten çok rahat oluyor.
Biz teyzemle pek eğlendik yine. Aslında teyzemin başka bir yerde randevusu vardı ama ben gitme diye ağlayınca o da iptal etti. He he... İnsan bebek olunca her istediğini yaptırabiliyor biliyor musunuz? Ama bu aramızda kalsın. Neyse bahçede koşturup durduk, hortumla birbirimizi ıslattık. Sonunda ben yorgun düştüm.

Daha önce Mayamızı görmemiştiniz değil mi? İşte bizim Mayamız. Annem onu erik ya da zeytin diye de seviyor çünkü çok güzel gözleri var Mayanın.
Annemle babam, Mayayı bir köpek barınağında bulmuşlar. Sahipleri onu terkedip gitmişler. Maya, sadece 4 kiloymuş bize geldiğinde. Şimdi 10 kilo. Çok acı çekmiş bize gelmeden önce. Hatta dövmüşler de kaburga kemikleri kırılmış. O yüzden hep çok korkar. Dışarı çıkmak istemez hiç kaybolurum ya da biz onu bi yerlerde bırakırız diye. Biz seni hiç bırakır mıyız Mayacığım. Sen bizim erik gözlü cadımızsın.
Ben küçücük bir bebekken Maya beni korumaya çalışırmış hep. Kim beni kucağına alsa Maya da onun peşinde dolaşırmış ki bana birşey yapmasınlar diye. Çok duygusaldır Mayamız. Biz birlikte oyunlar oynarız. "Maya otuy" deyince oturur. Ben de ona havlulardan giysiler yapıp giydiririm. Sonra ellerimle beslerim Mayayı. O da güzel gözleriyle bana bakar, bir de merhaba deyince patisini verir. Bazen de arka patilerinin üzerine oturup size ön patilerini uzatır. Pati, köpeklerin elleriyle ayakları demek. Ama patisini fazla yukarı çekmemek lazım canı acır, annem öyle söyledi.