30 Eylül 2009 Çarşamba

minik ördek

Bilin bakalım neredeydim ben geçen haftasonu? Havuzda...:) Biz kızlar toplandık yine, düştük yollara... Hava daha fazla soğumadan bir kez daha kendimizi güzel sulara bırakmaya... Bu kez Afyon'a gittik. Oradaki bir termal otele. Havuzu görür görmez attığım çığlıklarla baya bir meşhur oldum otelde. Ne yapayım seviyorum ben suyu, suyla ilgili her şeyi. Balık olmalıymışım aslında.

Teyzemle ikimiz, sudan hiç çıkmadık neredeyse. Havuz üç bölümdü. Çocuk havuzu, kayakların olduğu havuz, bir de bu büyük havuz. Bir ona bir buna derken balıklar gibi yüzdük hep. Bu arada hayatımda ilk kez o kayaklardan kaydım teyzemle. Teyzemi ikna etmek pek kolay olmadı. Düşeriz falan diye pek korktu bizimkiler ama ben çok akıllı uslu olacağıma söz verince hoppaaaa diye kaydık. Hem de iki kere. Muhteşem bir şeydi. Baya gürültü yaptık bu arada. Attığımız kahkahalarla herkesi güldürdük.

Su harikaydı. Bir de termal olan bölüm vardı. Orası bayaa sıcaçtı. Onun için sadece ayaklarımı soktum. Sonra Türk hamamı diye bir yer vardı. Biz orada da çok eğlendik. Ben teyzemi, annemi, bir de anneannemi güzelce yıkadım. Kurnaya bir sürü şampuan döküp köpükler yaptık sonra da birbirimizi köpüklere bulayarak köpük savaşı yaptık.

Burası da çocuk havuzu. Otel, pek kalabalık olmadığı için sadece bana ait bir çocuk havuzum oldu. Gönlümce oynadım. Atlama çalışmaları yaptım. Bebeklerimle hayvanlarımı yüzdürdüm.

Bu teyzem çok harika bir insan. Benim neyi sevdiğimi nasıl biliyor. Buraya gelmek de onun fikriydi.

Bu arada gece saat 9.30'a kadar suda kaldıktan sonra odamıza döndüğümüzde teyzemle boyama çalışmaları falan yaptık. Teyzem, kendini bu mandalayı boyamaya verdi. Civcivleri rengarenk boyadı, öyle güzel oldu ki annem çerçeveletip odamın duvarlarına asmaya karar verdi.

Bir de pijama partileri düzenledik. Teyzemle pijamalarımız aynı biliyor musunuz? Bu ayağımdakiler de onun terlikleri. Teyzem söz verdi, aynısının küçüğünden bulup bana alacak. Benim de parmak arası terliklerim olacak.
Not: Pembesini bulamadık ama benim de parmak arası terliklerim oldu. Hem de üstlerinde çicekler var. Görseniz inanamazsınız...

mutluluktan mest olmak demek, işte bu olsa gerek

video

Sırf biri adını söyledi diye insanın ayakları yerden kesilir mi? Adını söyleyen minik kızıysa kesilir elbet, hatta mest olur, mutluluktan ağzı kulaklarına varır. Yalnız bak şimdi bu bıdık, Efe, Maya, Arzu, Nanni ve Gülce'ye zaten çoktandır isimleriyle seslenmekte. Yani ben, ilk değilim. Anne demeden önce de teyze demişti bu sıpa. Neyse... Kıskançlık yapmayalım gecenin bir vakti.. Umur zor isim de ondan olsa gerek. Hem babanın adını hala söylemiyor ya. Çatla baba, bekle belki yedinci olursun...

ada bilkent'te

Biliyor musunuz benim annem hala öğrenci. Yüksek lisansını bitirmeye çalışıyor. Onun için de tez yazıyor. Ben de kendisine yardım ediyorum.
Bu yaz sürekli Bilkent kütüphanesine gittik mesela. Annemin aradığı kitapları bulmasına, onları taşımasına yardım ettim. Kütüphanede kitap dolu bir sürü raf var. Rafların arasında dolaşıp kitapları buluyoruz. Kütüphanede çok sessiz olmak gerek. O yüzden parmağımı dudaklarımın üzerine koyup şışşşş diyorum herkese, sessiz olun, konuşmayın. Kütüphanede çalışan herkesle tanıştım. Aaa Ada gelmiş diye karşılıyorlar beni. Bazen Pazar günleri gidince kütüphanede kimse olmuyor. O zaman annem, babam ve ben, rafların arasında saklambaç oynuyoruz. Yine de hiç gürültü yapmıyoruz.
Bilkent'in çok güzel bir bahçesi var. Bahçede de rengarenk çiçekler... Çiçekler hiç koparılmaz. Sadece okşanıp sevilir.

Bir de oyuncakçı var oradaki alışveriş merkezinde. Önünde de bu arabalar... Annemin kitaplarını aldıktan sonra buraya gelip eğleniyoruz. Ben bir de kütüphanenin önündeki bu merdivene tırmanmayı çok seviyorum. Annemle ben, merdivene tırmanıyor sonra da rampadan aaaa diye koşarak iniyoruz. Çok eğleniyorum ben.

video

22 Eylül 2009 Salı

bayram muhabbetleri 2

Bayramın ikinci günü kim geldi bizi ziyarete bilin bakalım? Eylül... Eylül'e sarıldım hemen, yanaklarından öptüm şapur şupur...Minicik daha, kucucuk...

Haydi Eylülcüğüm bir an önce büyü de oynayalım dedim. Minik kardeşim o benim...

Sonra buyuk ve dayımlar da geldi bize. Çok ama çok mutlu oldum, ne yapacağımı şaşırdım. Bütün oyuncaklarımı getirdim artık oncakçıdan. Hep birlikte oynadık...

Alper ağbime ipi hayvanların üzerindeki deliklerden nasıl geçireceğini öğrettim. Bu arada Alper ağbiyi yeni oyun arkadaşım ilan ettim. Tuttum onu elinden oncakçıya götürdüm. Bizimkiler gelene kadar bir güzel oynadık birlikte...

Bu arada biz de iadeyi ziyarette bulunduk tabi. Buffy'mizi de ziyaret ettik. O güzel yanaklarından öptük...


Sarıldım ben Buffy'nin boynuna. O da göbüşünü açtı sevmem için. Göbüşünü de okşadım. Bir ay önce önemli bir ameliyat oldu Buffy'miz. Umarım bir an önce iyileşecek ve gelecek yaz Efe, Buffy ve ben, çimenlerde koşturacağız...
Sonra dayımı ziyaret ettik.

Ben, bir sürü çikolata yedim... Bu bayrama şeker dediklerine göre cucu yememiz lazım değil mi?

Aslında bir sürü şey yedim. Mesela yaprak sarmasını keşfettim. Ne kadar güzel bir şeymiş o öyle. Bu Türk mutfağı pek güzel canım... Alper ağbim, bana mamişler yedirdi. Bu arada üstümdeki elbiseyi Gülce ablam çok küçükken, benim kadarken giyermiş. Annesi bunca zaman saklamış. Bu kez de ben giydim, bana da çok yakıştı. Gülce ablamın bu elbise ile bir resmi var. Gerçekten pek küçükmüş o zamanlar...
İşte bu bayram da böyle geçti. Nice mutlu bayramlara efendim...

20 Eylül 2009 Pazar

bayram muhabbetleri 1

Bu benim beşinci bayramım efendim. Artık bayaa deneyimli sayılırım. Dolayısıyla bayram sabahı kalkılıp ne yapılacak, nerelere gidilecek herşeyi biliyorum. Bu bayram da annem, babam ve ben, kalkıp anneanneme gittik önce. Anneannem, dedem ve teyzemle kahvaltı yaptık. Dedem bana, anneannemin yaptığı börekten yedirdi. Hımm, hımm pek güzel olmuştu börek. Sonra hep birlikte büyükanneme yani "büyük" teyzeme gittik. Ben, buyuk diyorum kendisine kısaca. Dayımlar ve Arcu teyzemler de oradaydı.

Orada bu güzel hanımla tanıştım. Adı Angernette. Aslında NATO'da çalışan Amerikalı bir subay. Çok tatlı ve güzel bir teyze. Uzunca bir süre sohbet ettik biz Angernette ile. Ona elbisemin üzerindeki çiçekleri, çantamı gösterdim. Öğrendiğim ne varsa hepsini anlattım.

Dişlerimi nasıl fırçaladığımı bile gösterdim. Angernette'nin bembeyaz pırıl pırıl dişleri var. Umarım büyüyünce benim de dişlerim onunki gibi bembeyaz olur.

Çok sevdim ben Angernette ablayı. Umarım sonra da görüşebiliriz onunla. Öylesine kibar, öylesine sevecen ki hiç kucağından inmek istemedim.

Dayıma da ne kadar güzel resimler çizebildiğimi gösterdim. Kocaman bir ağaç yaptım ona, bir de nüneş (güneş) ve nenis (deniz)... Bu arada bu güzeller güzeli elbiseyi bana buyuk aldı. O dünyanın en güzel buyuk teyzelerinden biri....

Eylül'de bizimleydi. Gülce ablamla Alper ağbi, Eylül'ü sevdiler. Biliyor musunuz onların da bir bebişi olacak: Adı da Bars Ural. Ocak'da gelecekmiş, Gülce ablam öyle söyledi. Bu arada Eylül, hep uyuyor. Hadi kalk oynayalım diyorum hiç umursamıyor.

Herkes çok güzeldi yine. Teyzelerim, Ezgi ablam, Gülce ablam... Bir sürü şamata yaptık, güldük eğlendik. Seviyorum ben bu bizimkileri.

iyi bayramlar...

Bu yaz sarılmayı, öpmeyi öğrendim ben...Koşa koşa gidip sevdiklerime, atlayıp kucaklarına, kollarımı boyunlarına dolamayı öğrendim... Annem dedi ki sevgi, başkalarına gösterilmezse hiçbir işe yaramazmış. İnsanın sevgisini göstermenin en güzel yolu da sarılmakmış... Ben, sevgimi göstermeyi öğrendim...

Buradan herkesi kucaklıyor, öpücükler gönderiyorum efendim. Herkese iyi bayramlar... Haydi siz de gidip sevdiklerinizi, en çok da çocukları ve yaşlıları kucaklayın... Onlara sahip olduğunuz için ne kadar şanslı olduğunuzu söyleyin...

horoz ne der? üüüüüüüüüüüüüüüü

video

Artık at ne der, inekle kedi ne der, kuzuyla köpek ne der, horoz ne der hepsini biliyorum sevgili okurlarım...

18 Eylül 2009 Cuma

art, body-art

Bir süre önce başladığım sanatsal etkinliklerime son hız devam etmekteyim efendim. Boya kalemleri ile evimizin çeşitli yerlerini güzelce renklendirdikten sonra bebeklerim üzerinde bodyart ya da dövme çalışmalarına başladım. Ne kadar güzel olmuş değil mi? Ada yaptı (ben demek yerine Ada'yı kullanıyorum. Çünkü herkes ben, ben diyor. Peki kimin neyi yaptığı nasıl anlaşılacak herkes ben deyince? Yaa hiç böyle düşündünüz mü büyükler? Kim yaptı? Adaaa.. Kim yedi? Adaaa. Kim gelmiş? Adaaa... Bakın böyle olunca herşey daha açık ve net değil mi?)

Uzun bir süre bizim sanatsal etkinliklerimize modellik yapan bebeğimize su içirmeyi de unutmamak lazım tabii... Kendi boya kalemlerim yerine bizimkilerin çalışma odasında bir çekmecede bulduğum kalemleri kullandığım için kalıcı oldu bunlar. Eh dövme dediğin de kalıcı olur değil mi? Özellikle sırtındaki pek güzel oldu canım....
Bu arada İmaginarium'da satılan pastel boyaları annem şiddetle tavsiye ediyor herkese. Hem yapıları açısından bizim küçük parmaklarımıza uygunlar hem de kolayca çıkıyorlarmış duvardan falan. Sanat eserlerimin temizlenmesine her ne kadar sinirlensem de tekrar çalışacak alan bulabildiğim için şimdilik ses çıkarmamaktayım... Ama sonra ne olur bilemem. Sen o kadar uğraş, bir sanat eseri çıkart ortaya, sen uyur uyumaz temizlesinler. Hoş değil, hiç hoş değil....

17 Eylül 2009 Perşembe

bir ödül

Yeşil eriğimiz Alya ile onun güzeller güzeli tüylü kardeşi Maya'nın anneleri Esra, bize ödül vermiş. Kendisine buradan kucak dolusu sevgiler gönderiyoruz.
Bu bizim ilk ödülümüz olduğu için pek cahiliz. Bir kusurumuz olursa şimdiden affola.
Kurallara göre ödülün logosunu bloğumuza eklememiz ve bize ödül veren kişinin linkini vermemiz gerekiyor. Bunlar tamam.
Şimdi hakkımızdaki 7 ilginç şeyi listelememiz lazım. Hadi bakalım:
1. Çok uzun zamandır vejetaryenim. Sağlık sorunlarından falan değil, sevmediğim için de değil. Hayvanlar, benim için yenilemeyecek kadar güzel ve özel varlıklar olduğu için. Ayakkabı dışında deri hiçbirşey kullanmam. Bazı bisküvi ya da tatlı çeşitlerinde de kemikten yapılan jelatin kullandığı için onları da tüketmem. Hayvanların acı çekmesine hiç dayanamam. Bir arabanın vurup kaçtığı, çenesi kırılmış bir sokak köpeğine tam bir ay baktık evimizde. İyileştirip gönderdik ama arkasından da salya sümük ağladık günlerce...
2. İki köpeğimiz var. Birini 2 aylık bir yavruyken ailesinden aldık. Adı: Efe. Bizim oğlumuz. 7.5 yaşında. Diğeri Maya. Kızımız. Maya'yı, Korusev barınağında bulduk. Diğer köpeklerden ayrı, birkaç yavru ve hasta köpekle özel bir odaya kapatılmıştı. Sadece 4 kiloydu (şimdi 10 kg). Onu terkeden sahipleri, aşı karnesini bırakmadığı için tam yaşını bilmiyoruz ama o da yaklaşık 7 yaşında falan. Onu bulduğumuzda korkudan ve açlıktan ölmek üzereydi. 5 yıl önce o barınak odasında bizi görür görmez kucağımıza atladığı günden bu yana bizimle. Çok mücadele ettik insanlarla köpeklerimiz için. Hiçkimseye rahatsızlık vermediği halde insanlar hep onlarla uğraştılar. Ada gelmeden önce de bizi çok taciz ettiler. Hiç umursamadık. Şimdi kocaman ve mutlu bir aileyiz.
3. Ben, Ada'yı hiç emziremedim. Emmedi işte. Ama pes etmeden beş ay boyunca pompalarla sağıp süt içirdim kızıma.
4. Eğer birşeyi istemiyorsam, inanmıyorsam imkanı yok yapamam. Felsefe okumak istiyordum mesela. Bizimkilerin muhalefeti yüzünden başka bir okula girdim. Ama yok yapamadım. Üç yıl sonra bıraktım okulu ve Hacettepe Felsefe'ye girdim. Babalar gibi okudum. Bugün olsa yine yaparım, ne okulu bıraktığıma ne de felsefe okuduğuma hiç pişman olmadım.
5. Okurum. Hem de çılgınlar gibi okurum. Kitap okumadan hayatta uyuyamam. Gün ağarırken, gün batarken, en cılız ışıkta kitabı burnuma dayayıp gene okurum. Aklınıza hayalinize gelmeyecek birçok konuda tonlarca şey anlatabilirim. Bana Colomb-öncesi uygarlıkların mitolojilerinden tıbba, edebiyattan dinler tarihine, ressamlara bir sürü şey sorabilirsiniz. Kitaplarım, sahip olduğum en değerli şeyler. Ne mücevherler ne elbiseler hiç umrumda olmaz. Ama bütün paramı kitaplara harcayabilirim. Kocaman bir kütüphanemiz var evde. Köpeklerim bile bilirler kütüphaneye yaklaşmamaları gerektiğini. Ada'nın ikinci öğrendiği kural, kitaplara iyi davranması gerektiğiydi. İlki, tüylü kardeşlerine iyi davranmasıyla ilgiliydi.
6. Yemek kitaplarına, dergilerine, bloglarına bakmak beni pek bir mutlu eder. Evde bir de yemek kitapları koleksiyonum var. İçinde de bayaa bayaa antika yemek kitapları...
7. (Biliyorum bu, pek ilginç değil ama başka birşey bulamadım) 34 yaşında üniversiteye geri dönüp psikoloji bölümünde yüksek lisansa başladım. Şimdi tezimi hazırlıyorum. Bitsin doktora da yapacağım. Kızımla da üniversiteye giderim herhalde... Tabii o anne yeter okulda bari rahat bırak beni demezse. Olmazsa farklı bir okula giderim canım. Ölene kadar okuyacağım işte...
Ben de bu ödülü bizim kızlar ekibinin tüm üyelerine ve hatta blog yazmak için emek harcayan herkese gönderiyorum efendim.
Esen kalın, sağlıcakla kalın....

13 Eylül 2009 Pazar

mini-town - my-gym

Geçen haftasonu yine Mini-town'a gittik, ama bu kez my-gym deneme dersi için. Bu defa sadece kızlar değildik. Çınar, Arda, Emre Jr., Yiğit ve Efe de bize katıldılar. Biz bıdıklara neşeli annelerimiz de ekleyince ne kadar eğlendiğimizi siz düşünün artık...

My-gym için rengarenk ve kocaman salonda toplandık. Salonda tırmanabileceğimiz, kayabileceğimiz, atlayabileceğimiz bir sürü şey vardı. Dolayısıyla ders için birarada kalmak yerine oraya buraya dağılıp kendi kendimize eğlenmeye başladık. Annelerimiz bizi oradan buradan toplamak için baya çaba harcadılar. My-gym yerine mom-gym dersi gibi oldu aslında. Biz eğlendik, annelerimiz gym yaptılar...

Şahsen ben, buraya tırmanmaya sonra da kaymaya bayıldım. Annemle eğitmenlerimiz bıraksa bütün gün buraya tırmanabilirdim...

Dört eğitmenimiz vardı: İki abi, iki de abla. Bizi mutlu etmek için ellerinden gelen herşeyi yaptılar. Mesela bu rengarenk örtü gibi. Evet Ada nerde? İşte burada, örtünün altında...

Tavandan sarkan kancalara asılan bu salıncaklar da çok eğlenceliydi. Sırayla hepimiz sallandık. Bu pek gönüllü bir sıra değildi aslında. Salıncaklardan hiçbirimiz inmek istemedik, orada öyle uzun süre sallabilirdik hepimiz, ama sadece üç tane salıncak vardı. Dolayısıyla istediğimiz kadar uzun sallanamadık, neyse...

Bir de böyle bir salıncak vardı, ama bir öncekinden sonra benim pek hoşuma gitmedi....

Sonra bize bir sürü oyuncak verdiler. Rengarenk halkalar, bozyaplar... Şu gördüğünüz kule, tamamen benim eserim efendim...

İnsanın kendi boyunda başka çocuklarla biraraya gelmesi iyi oluyor. Seninle aynı dili konuşan başka çocukların da olduğunu bilmek çok güzel...

Bu tüpleri de çok sevdim. Kimisinin içinde ses çıkaran boncuklar vardı, kimisinin içinde ise sessizce süzülen tüyler. Çok eğlenceliydi bu tüplerle oynamak...


Sonra bir kukla gösterisi yaptı eğitmenlerimiz... Bir kuzu, Mary'nin kuzusu var şarksını söyledi. Hepimiz, kukla tiyatrosunun önüne koşup kuzuyu almaya çalıştık. Mira, bir ara kuzuyu ele geçirdiğini sandı ama alamayınca çok ağladı...

Ne yalan söyleyim, ben en çok bu trambolini sevdim. Zıplayıp durdum üstünde... Bir ara annelerimiz de trambolinin üzerine çıkıp bizimle zıpladılar...

Şimdiye kadar istediğim herşeyden vazgeçtim. Anneciğim, eve bir trambolin alabilir miyiz? Söz bütün oyuncaklarımı toplayacağım...

Burası da mini-town. Dersten sonra mini-town'da oynadık. Arabalara bindik. Başka bir kukla gösterisini seyrettik. Bizim boyumuza göre yapılmış evlerin arasında koştuk. Çok ama çok eğlendik....
Not: Fotoğrafların bazıları, Emre'nin babasına ait. Biz eğlenirken bu kadar güzel fotoğraflarımızı çektiği için Emre amca ve Sibel teyzeye kucak dolusu sevgiler gönderiyorum...


10 Eylül 2009 Perşembe

on yıl ada'yı bekleyen elbise

Bugün bir öyküm var size: Üzerimdeki elbiseyle ilgili. Bu elbise, bana annemin iş arkadaşı Pınar teyzeden bir armağan. Bilin bakalım Pınar teyze bu elbiseyi ne zaman almış benim için: Tam on yıl önce. Evet evet ne ben yanlış yazdım, ne de siz yanlış okudunuz... Pınar teyze, bu elbiseyi tam on yıl önce almış....

Aslında kendi yeğeni içinmiş bu elbise. Pınar teyze, İstanbul'a gitmiş, giderken de yeğeni için bu elbiseyi almış. İstanbul'a varmış ama daha armağanını veremeden deprem olmuş, herkes korku içinde kaçışmış. Neyse ki kimseye birşey olmamış, ama Pınar teyze çantasında hiç açılmamış armağan paketiyle Ankara'ya geri dönmüş. Aradan yıllar geçmiş, tabii ki yeğeni büyüdüğü için elbise paketi hiç açılmadan bir kenarda kalmış...

Pınar teyze, birkaç arkadaşının çocuğuna armağan etmek istemiş elbiseyi. Ama çocuklar, bu elbiseyi giymek için ya çok büyükmüş ya da çok küçükmüşler... Elbise, ambalajının içinde beklemeye devam etmiş....

Sonra kim gelmiş bilin bakalım: Ada. Yani elbisenin sahibi. Pınar teyze, yıllarca beni bekleyen elbiseyi anneme vermiş bana giydirmesi için... Elbise, yıllar sonra sahibine kavuştuğu için çok mutlu olmuş... Ada ile çok güzel bir yaz geçirmişler, birlikte tatile gitmişler, oyunlar oynamışlar...

Bu arada Pınar teyzeden, daha doğrusu Pınar annemden söz etmeliyim size. Pınar teyzem, benim esin annem. Annemle ikisi, birgün oturmuş konuşuyorlarmış. Annem, Pınar teyzenin anlattıklarından öylesine etkilenmiş ki çocuk yapmaya karar vermiş. Yani Pınar annem olmasaymış, annem hala tembellik edecekmiş, elbisem de daha uzun zaman beni beklemeye devam edecekmiş. Sevgili Pınar (esin) anneciğim, sana kocaman öpücükler gönderiyorum. On yıl önceden benim geleceğimi bilip bu güzel elbiseyi aldığın için... Ve bu kadar bilge olduğun için...