30 Ekim 2009 Cuma

ben en çok bu resmini severim...

Ben en çok bu resmini severim Ata'mın.
Öyle bakar ki bu resimde içime işler... Bir yandan kendi öyküsünü anlatır bana o gözler, bir yandan içimi okur.
Çok kitap okudum savaşlarla ilgili. Ama hala aklım almaz savaşın nasıl bir şey olduğunu.
O yılgınlığı... Sevdiklerini cepheye gönderip, bir daha haber alamamayı, ölü mü diri mi bilememeyi, içinde hep bir umut yıllar, yıllar boyu gidenleri beklemeyi...
O yokluğu... Çocuğuna verecek bir parça ekmeğin peşine düşmeyi...
O korkuyu... Başına ne zaman ne gelecek dehşet içinde beklemeyi...
Bunca kanıksamayı ölümü, sanki normal bir şeymiş gibi...
Hayatta kalmak için başkalarının hayatını tehlikeye atmayı...
Aklım almaz...
Ve düşünürüm hep ya o olmasaydı?
Bir kadın olarak düşünürüm, o almasa ben ne olurdum şimdi?...
Ben en çok bu resmini severim Ata'mın...
Gözleri bana savaşı, bir liderin sırtına aldığı o koca yükü anlatır. Bir anne olarak o yükün ne demek olduğunu bilirim. O yükünden hiç şikayet etmemişken biz sızlanır dururuz.
O yüzden bakamam bazen gözlerine utanırım...

28 Ekim 2009 Çarşamba

çete

İşte bizim kızlar çetesi: Ada, Mira, Selin ve Zeynep (isimler, harf sırasına göre yazılmıştır). Aynı renk ve aynı beden MyGym tşörtleriyle... Çiğdem ve Neslihan, Gymboree ve Papaz'ın Bağı fotoğraflarını yayınlayarak bizi geride bıraktıklarını düşündüler ama işte biz, kimsede olmayan fotoğrafları yayınlıyoruz efendim....

Evet korkun bu kızlardan... Çünkü onlar, elma ve diğer tüm meyveleri severek tüketiyorlar... Çünkü onlar, daha iki olmadan spor aktivitelerine başladılar... Çünkü onlar, arkadaşlık ne demek biliyorlar...
Artık birbirlerini ve hatta bizleri görünce neşe çığlıkları atıyorlar. Galiba çok özel bir şeyi başardık biz. Hani ufacıkken arkadaş olup, birlikte büyüyen, aradan yıllar geçse bile hep biraraya gelmeyi başarıp sanki hiç ara vermemiş gibi ilişkilerine devam eden şanslı insanlar vardır ya... Umarım bu çete, öyle olacak ileride. Bu sayfaları açıp bakarak MyGym'de nasıl zıplardık, sen benim elmamı kapmıştın falan diye sohbet edip gülüşecekler...

Kim bilir belki çok özel anlarını paylaşacaklar birbirlerinin... Birinin başı sıkıştığında ötekiler yardıma koşacaklar hemen... Mutlu anlarında hep birarada olacaklar... Birlikte büyüyecekler... Ve biz, ne iyi etmişiz şu blogları açmakla, birbirimizle tanışmakla, birbirimize yatırım yapmakla diyeceğiz... Uykudan feda ederek yazdığımız bu bloglar, onlara birer armağan. Ama asıl armağanımız, bu arkadaşlık olacak galiba... Onlar, ilklerini paylaşarak büyüyecekler... Benim, böyle arkadaşlarım olmadı ne yazık ki... Bırakın çocukluk arkadaşlarını üniversite arkadaşlarım bile dağılıp gittiler... O yüzden çok önemli bu çete benim için. Her birini çok seviyorum bu kızların... Büyüdüklerini görmek, Umur teyzeleri olmak istiyorum. Gelip bizde gece yatısına kalsınlar, oturup onlarla sohbet edeyim istiyorum... Onlarla kurabiye pişirmek, uçurtma uçurmak, saklambaç oynamak istiyorum... Büyüdüklerini görmek, okuma bayramlarına katılmak, ilk gösterilerini izlemek istiyorum... Ben, bu kızları çok seviyorum.

23 Ekim 2009 Cuma

özel konuklarımız vardı bizim

Önemli konuklarımız vardı bu Salı günü. Aslında Ada için gelmişlerdi ama Ada doğduğundan beri hep ikinci plana atılan ben, çok mutlu oldum onları ağırlamaktan.
Gökçe ve annesi geldiler bize. İlk defa bir arkadaşımın annesi, evimize, bizi ziyarete geldi. İnsanların, büyük küçük tartışmaları yaptığı, birbirlerini düşünmeyi çoktan bıraktığı bir zamanda Fatma teyzemiz, elleri kolları dolu dolu gelip bize asla unutmayacağımız bir gün yaşattı.

Her birimizi düşünmüştü. Ada'ya dünya tatlısı terlikler, bana çok güzel bir tabak ve fotoğrafını en kısa zamanda buraya ekleyeceğim çok özel bir el işi getirdi. Daha önceden Ada için ördüğü, battaniye, hırka, şapka ve atkı için de teşekkür etme fırsatı bulduk kendisine. Battaniyemiz, öyle kıymetli ki. Ada'dan sonra şimdi de Eylül'ümüzü ısıtıyor.
Efemizi de unutmamışlardı. Efe, kırmızı kurdeleyle süslenmiş kemiğini kemirdi önce. Sonra gidip Fatma teyzemizin yanında oturdu sırtını ona dayayıp. Oysa bilen bilir öyle herkese yaklaşmaz. Hatta Ada'yla ilgilendiğinde kıskanıp havladı ki gene ona okşasın sevsin...

Biz sizi tanıdığımıza çok mutlu olduk Fatma teyzeciğim. Hiç tanımadığınız bizler için zaman ayırıp emek vermeniz zaten çok mutlu etmişti bizi. Bizdeki yeriniz çok özeldi. Şimdi sizi tanıdıktan, oturup konuştuktan sonra daha da anlamlı oldu. Ada'nın peşinden odasına gitmenizi, oturup ona kitap okumanızı izleyince tek söyleyebileceğim, umarım ben de sizin gibi yüce gönüllü bir insan ve çok iyi bir anne olmayı başarabilirim. Herşey gönlünüzce olsun....

19 Ekim 2009 Pazartesi

kipitap ve kızıma mektup

Cuma günü akşamı sevgili Ciğdem teyzemiz arayıp cıvıl cıvıl sesiyle verdi bize müjdeyi, bilin bakalım Kipitap'da kimin resmi var diye. Ada'nın bu resmi, çocuk kitapçısı Kipitap'ın "Çocuk ve Kitap" konulu fotoğraf yarışmasında Eylül ayı üçüncüsü seçilmiş. Nasıl gururlandık, sanki Nobel kazanmış gibi nasıl sevindik bilemezsiniz. Kim bilir belki Ada, birgün Nobel'i de kazanır. Hatta kazandığı ödülü annesine, babasına, dedesine, anneannesine, teyzelerine adar ve biz de havalara uçarız. Hayal kurmak nasıl güzel bir şey. İnsana ilaç gibi geliyor... Zaten bir tek düşlerimizde özgür değil miyiz?

Şimdi hemen bu ödülden aldığım feyzle üzüm gözlü kızıma gelecekte okusun diye bir mektup yazayım:
Adacığım,
Uzakdoğu felsefesine göre bedenimiz gerçek tapınağımızdır. Ona özenle bakmamız gerekir. Sen de öyle yap fincan dudaklı kızım. Ama asıl yatırımın, beynine ve yüreğine olsun...
Her zaman oku, öğren. Kendini geliştir. Güzel ol, bakımlı ol ama aynı zamanda herşeyden haberin olsun. Kendi fikirlerine ve bu fikirleri savunacak özgüvene sahip ol. Daima kendin ol ve asla kendinden ödün verme...
Açıp dünya haritasını bak bakalım hangi kıtada hangi ülke varmış. Öğren oradaki insanlar nasıl yaşarmış. Bak bakalım bedenin nasıl işlermiş. Tarihte neler olmuş bilmek lazım. Hayvanlar, bitkiler, doğa... Öğrenecek öyle çok şey var ki...
Masal kahramanları gibi ağlayınca gözünden inciler dökülen, gülünce yanaklarında güller açan kızım, heyecanını asla yitirme. Heyecanın yüzüne yansısın. Hep gül. Bir gülümsemenin her kapıyı açan anahtar olduğunu asla unutma. Heyecanını yitirme ki öğrenmekten de vazgeçmeyesin. Hedeflerin olsun gelecekle ilgili. Ve onlara erişmek için çabala...
Oku... Okudukça zenginleşeceksin. Dünyaya bakışın değişecek. Bak böyle de olabilirmiş diyeceksin. Anlamaya çalış herşeyi, herkesi. Öyle ilginç şeyler çıkacak ki karşına şaşıracaksın. Yetinme öğrendiklerinle...
Önce düşün, sonra konuş. İnsanın başına ne gelirse dilinden gelirmiş. Sen dilini dikkatli kullan ki güzel başın hiç belaya girmesin. Konuştukların diger insanlarla ilgili olmasın. Başkalarının hayatıyla ilgili konuşmakla değerli zamanını harcama. Senin uğraşacak daha önemli şeylerin olsun...
Düş kur... Hayali yolculuklara çık, imgelemini özgür bırak ki sen de özgür olasın...
Cömert ol. Herşey verdikçe çoğalır...
Sev... Ama karşılık beklemeden. Sevmek için sev... Eğer karşılık beklemezsen, sadece vermekten alacağın mutluluk için seversen kimse canını acıtamaz...
Hayvanları sev. Sokakta kimsesiz bir hayvan gördüğünde yardım et ona. Sadece başlarını okşasan bile yeter. Bazen sözcükler yetmez... Sen gözlerinle anlaşmayı öğren... Bunu en iyi hayvanlardan öğrenirsin. Eğer bakmayı bilirsen onların gözlerine, neler görürsün neler... Bilgelik, bazen hiç beklemediğin yerlerde bulur seni...
Sahte, geçici mutlulukların peşine düşme hiç. En büyük mutluluk, birinde iz bırakabilmektir. Yoksul bir çocuğa hediye al, bir yaşlıya çorba pişir, düşen birine eline uzat... Ve gözlerine bak... Ne demek istediğimi anlayacaksın o zaman...Dünya ancak böyle değişir...
Seni çok seven annen....

13 Ekim 2009 Salı

sen uyurken...

Dün gece sen uyurken sessizce yanında uzanıp seni seyrettim...
Aslında çok yorgundum. Ve çok yorgun olduğumdan uzun zamandır uyuyamıyordum. Sen, üzerinde o çok sevdiğin mavi tulumun, upuzun kirpiklerinin gölgesinde gördüğün tatlı düşlere gülümsüyordun. Ben de gülümsedim, tazelendim...
Çok kırgındım. Sanki düşüncelerimi okur gibi uzatıp minik elini koluma koydun. Öptüm elini. Benim olduğun için, birlikte olduğumuz için, iyi olduğun için ne kadar şanslı olduğumu hatırladım. Boşver dedim kendime. Hafifledim...
Uzanıp minik başına, kıvırcık saçlarını kokladım. Artık bebek gibi kokmasa da, Ada gibi, kızım gibi kokan saçlarını okşadım. Nasıl bir mucize olduğuna bir kez daha şaşırdım. İçim sevinçle, umutla doldu. İyileştim...
Hayal kurdum büyüyünce nasıl olacaksın, neler yapacaksın diye. Düşlerin zamansızlığında elinden tutup seninle seyahatlere çıktım, sohbetler ettim. Heyecanlandım...
Sonra Efemiz geldi. Elime üşümüş burnunu sürtüp diğer yanıma da o kıvrıldı. Bir yanımda o, bir yanımda sen, çocuklarım, yatarken öyle büyüktü ki hissettiğim huzur. Dünyanın en mutlu insanı oluverdim birden. Bir elim Efe'nin başında, diğer elim senin sırtında en güzel uykumu uyudum. Dinlendim, güçlendim...
Çocuklarım, teşekkür ederim...

11 Ekim 2009 Pazar

adaloglar

Pasta almak için dışarı çıkan Ada ile annesi, komşu apartmanların birinden çocuk ağlaması duyarlar:
Ada: aalıyo (=ağlıyor)
Anne: neden ağlıyor acaba?
Ada: (ellerini iki yana açarak) yok (=bebek birşeyini kaybetmiş)
Anne: kim almış?
Ada: aydede (=aydede, kaybolan herşeyin tek sorumlusu)
Anne: nereye götürmüş?
Ada: evine
Anne: evi nerede?
Ada: (gökyüzünü göstererek) yuka
Anne: nasıl alıcaz geri?
Ada: uçaç (=uçakla)

Not: resimler, Ada'nın bu yaz katıldığı küçük bir törenden...