31 Aralık 2010 Cuma

mutlu yıllar


Bir yıl daha geçti.
Kimi zaman mutlu oldum, kimi zaman canım acıdı.
Kazandıklarım oldu, kaybettiklerim oldu.
Yetişmeye çalıştım ama bir şeyler hep eksik kaldı.
Bazen kırıldım, darıldım
Anlamaya çalıştım
Bazen çok kızdım
Sonunda ben de insanım...
Belki ben de kırdım birilerini
Büyük ihtimal istemeden
Yine de özür dilerim
Her sabah bir cesaret yeniden başlayıp 
Tüm yorgunluğuma rağmen
Bir fark yaratmaya çalıştım
Direndim
Sözümü yitirmemek için
Çok zorlandım
Ama susmayı da öğrendim
Masal kanatlarıyla uçmaya çalışan minik kızımın
Cesaretini kırmadan
Kimi zaman dudaklarımı ısırarak
İyi bir anne olmaya çalıştım
Bir yandan umarsız bir çabayla sihirli bir dünya yaratmaya çalışıp çevresinde
Bir yandan düşkırıklığı yaşamasın diye anlatmaya çabaladım hayatı
Uzun sözün kısası
Tek isteğim iyi bir evlat, iyi bir eş, iyi bir arkadaş,
En çok da iyi bir insan olmaktı
Hata yapmış olabilirim
Ama hep iyiydi niyetim...
Ve hep şükrettim
İçinde yaşadığım güzel dünya için
Başımı kaldırdığımda beni kucaklayan sonsuz gökyüzü için
Bir işim
Bir evim olduğu için
Masamdaki ekmek
Ve kitaplarım için
İçime çektiğim nefes için
Kendimi bulma yolunda karşıma çıkan bilge insanlar için
Her zaman arkamda olan, beni destekleyen, beni ben yapan, bana sevmeyi, ait olmanın ayrıcalığını öğreten ailem için
Eşim için
Hep yanımda olduklarını hissettiren arkadaşlarım için
En çok da çocuklarım için...
Bir yıl daha geçti.
Şimdi yenisi başlıyor.
Ne gidenle bir hesabım var ne gelenden bir beklentim
Tek isteğim, herkesin sağlıklı ve mutlu olması.
Başka hiçbir şey istemem...
Mutlu yıllar...

20 Aralık 2010 Pazartesi

"karınca kararınca", bizim kızlar tiyatroda

Haftasonu Ada, Selin ve Zeynep'i alıp Tiyatro Tempo'nun "Karınca Kararınca"  adlı etkinliğine götürdük.
Etkinlik iki kısımdan oluşuyordu:
Önce karınca maskeleri yaptık.
Süngerden maskelerin üzerine gözler yapıştırdık.
Sonra rengarenk antenler, kirpikler taktık.
Sonra da bir güzel boyadık.
Olduk mu birer minik sevimli karınca...
Sonra oyun başladı.
Bu arada anne-babaların da karınca şapkası vardı... Çok ama çok komiktik...
Hop oturup hop kalkıp izledik. Kraliçe karınca, haydi bakalım diyince hep birlikte sahneye fırlayıp kışlık yiyecek topladık, yuvaya taşıdık.
Ağustos böceğinin şarkılarına eşlik ettik.
Hep birlikte dans ettik.
Kızlar, oyunun sonunda oyunla ilgili sohbet bile ettiler.
Uzun sözün kısası çok eğlendik.

10 Aralık 2010 Cuma

iyi ki doğdun metin...

Babamızın doğumgünü bugün.
Ve bilin bakalım ben neredeyim? Nöbette tabii ki...
Onlar baba-kız, evde kutlayacaklar. Her zamanki ki çoşacaklar.
İyi ki doğdun, iyi ki bizimsin babamız...
Daha nice nice mutlu ve sağlıklı yaşlara hep birlikte...
 

24 Kasım 2010 Çarşamba

nice yıllara birtanem


Nice yıllara kiraz dudaklı kızım...
Artık üç yaşındasın. Günler nasıl geçip gidiyor, her gün nasıl hızla büyüyorsun.
Doğduğun günden bu yana her anıma anlam kattığın, bana ilham verdiğin, benim kızım olduğun ve beni annen olarak seçtiğin için sonsuz teşekkür ediyorum sana...
Hayatın hep bereketli, hep uğurlu olsun... Her günün masal tadında, aldığın her nefes çiçek kokulu, ağzındaki her lokma bal kaymak, dokunduğun herşey yumuşacık olsun...
Güzellik sarsın dört yanını... Çirkinlik, kötülük, hastalık hiç uğramasın yanına... Canın hiç acımasın...
Her şey, hep gönlünce olsun üzüm gözlüm...
Ben, hep yanında ve arkanda olacağım...

21 Kasım 2010 Pazar

biz yaptık


Bu Pazar sabahı, ailece oturduk masanın başına.
Ada'ya sana bir sürprizimiz var dedik.
Ellerini çırpıp "nedir nedir?" diye bağırdı bizimki.
Rengarenk elişi kağıtlarından kestiğimiz çeşitli boyutlarda kağıtları koyduk masaya.
Herkese bir beyaz kağıt, yapıştırıcı ve elişi kağıtlarından parçalar verdik.
Haydi bakalım şimdi evler yapalım dedik.

Bir heyecan evler, ağaçlar yaptı. Gökyüzüne de bir güneşle bulut kondurdu.
Ne yalan söyleyeyim bu kadar ilgi, bu kadar dikkat beklemiyordum.

Bunu ben yaptım diye babasına gösterirken çok mutlu oldu.

İşte Ada'nın resmi.
Bunu da benim için yine o yaptı. Kenardaki kırmızı karalama, kendisinin imzası...

Bu da babamızın şahaseri.
Sonra bu evlerde kimler yaşarmış diye öyküler uydurduk.
Ada, ağacın gövdesini ters yapıştırmış diye babasını eleştirdi. Ona göre, o çıkıntılar ağacın kökleriydi, babaya göre dallar...
Uzun sözün kısası çok ama çok eğlendik.

9 Kasım 2010 Salı

güle güle emziğim

Adacığım, büyük bir tutkuyla bağlı olduğu emziğini öyle pat diye bırakıverdi bir günde.
Pazar sabahı emziklerini ordan burdan toplarken bunlar yere düşmüş pis olmuş, keşke artık bıraksan dedik.
Küçükhanım da hiç beklemediğimiz bir çıkış yaptı. "Ben artık emmiycem. Küçük çocuklar emer, ben büyüdüm artık" dedi.
O gün sadece bir kez sordu. Biz de "sen pis olduğu için artık emmeyeceğim demiştin hatırladın mı?" dedik.
Sonra bir daha sormadı.
Uykuya dalarken biraz sorun yaşıyoruz ama o kadar da olur artık.


Ben, hiç zorlamadım Ada'yı emziğini bırakması için. Doktorumuzla konuştuğumuzda çene yapısında sorun olmadığı sürece emebilir, bırakması için ısrar etmeyin demişti.
Biliyordum ki Ada hazır olduğunda kendiliğinden bırakacaktı.
Onun için arada sırada yokluyordum hazır mı değil mi diye.
Meğer hazırmış. Öyle hesapsız kitapsız, tamamen hazırlıksız bir günde olup bitiverdi her şey.
Bir kez daha anladım ki çocuklarımız hazır olduğunda zaten her şey yoluna girecek.
Sözün kısası ne kendimizi ne de onları hırpalamanın alemi yok.  
Güvenmek ve sabırla beklemek, işin özü bu sanırım. Söylemesi kolay biliyorum.
O, bu süreci rahat atlattı ama ben, onun yerine pek bir hüzünlendim.
İnsanın, bu kadar sevdiği, gönülden bağlı olduğu bir şeyi bırakması zor bilirim.
Acaba haksızlık mı ediyoruz falan gibisinden saçma sapan düşünceler geçti aklımdan. Hazır şu sıralar pek mantıklı şeyler düşünememekteyim bazı sebeplerden.
Şimdi yeni bir heyecanın peşinde kendisi. Her sabah kalkıp doğumgünüm geldi mi diye soruyor. Yok diyoruz sonra sayıyoruz şu kadar gün kaldı diye. Parti yapacağız. Uğur böcekli pasta alacağız. Ne hayaller kuruyor o minik kafasında.
Ben de yeniden çocuk olmak istiyorum. Tek derdimin emziğimi bırakmak ve yaklaşan doğumgünüm için heyecanlanmak olduğu o güzel günlere dönmek istiyorum. Söz veriyorum yaramazlık yapmayacağım.

1 Kasım 2010 Pazartesi

kamuoyuna not

Benim güzel ülkemin nadide insanları,
Son zamanlarda özel hayatıma müdaheleniz kabul edilemez boyutlara ulaşmıştır. 
Olduk olmadık yerlerde ve olur olmaz zamanlarda "eee ikinci ne zaman geliyor? Ada'ya ne zaman kardeş yapıyorsunuz?" gibi sorularına maruz kalmakta, hatta bu sorulara eşlik eden çeşitli mimikler ve göz kırpmalara katlanmak zorunda bırakılmaktayım.
Takdir edersiniz ki bu, sadece ve sadece zatımla eşim tarafından alınacak bir karardır.
Ayrıca yukarıda bahsi geçen mimik ve göz hareketleri, eyleminizin tamamen kasıtlı olduğuna ve hatta bana verdiğiniz rahatsızlıktan dehşetli bir biçimde haz aldığınıza işaret etmektedir. 
Soruları ısrarla tekrar tekrar sormanız, öne sürdüğünüz iddialarınızı son derece saçma ve mesnetsiz örneklerle desteklemeye çalışmanız, "aa ben yapmadım çok pişmanım" şeklinde kendi yaşamlarınızdan sözde pek yerinde ve değerli dersler vermeye yeltenmeniz sabrımı taşma noktasına getirmiştir.
Sırf saygısızlık etmemek adına tüm bu müdaheleleri kibarca geçiştirmeye çalışmam, tarafınızdan yanlış algılanmakta ve eylemlerinizin şiddeti giderek artmaktadır.

Bu gereksiz ısrarınızın nedenini anlamaktayım.
Söylediğiniz hiçbir şey, beni kararımdan caydırmayacaktır.
Bu nedenle boş yere yorulmamanızı rica etmek durumundayım.
Aksi takdirde kibarlığı ve saygıyı bir kenara bırakmak zorunda kalacağım.
Bu durum, ne sizin ne de benim açımdan hayırlı sonuçlar doğurmayacaktır.
Pek derin saygılarımla....

22 Ekim 2010 Cuma

mahalle baskısı



Ne yalan söyleyeyim şu yaşıma geldim hala anlayabilmiş değilim insanları.
Neden herkese her şeye karışma ihtiyacı içindeler çözebilmiş değilim.
Kendini önemli gösterme ihtiyacı mı, yardımcı olma niyeti mi, işi gücü olmadığından can sıkıntısı mı? Anlayan varsa beri gelsin.
Mesela ben yıllardır et yemem. Son yirmibeş yılda kiminle yemek yemek için aynı masaya oturduysam hep aynı muhabbet geçti:
"Aaaa et yemiyor musun?"
"Yok yemiyorum."
"Tavuk da mı yemiyorsun?"
"Hayır"
"Balık?"
"Onu da yemiyorum"
Buraya kadar sözcüğü sözcüğüne aynı gider her şey. Sonra güzide yorumlar gelir:
"Ama Allah biz yiyelim diye yarattı onları."
"Senin yaptığın enayilik."
"Aaaaa biz yemezsek her yer tavuk dolar canım."
"Eeee şimdi sen yemeyince kaç koyun kurtuluyor?"

Sonra köpek aldım. Biz mutlu mesut parklarda dolaşırken yine herkes konuşmaya başladı:
"Yavrum sen bu ite bakacağına çocuk yapsana"
(Sana ne teyze. Niye yatak odama burnun sokuyorsun ya)
"Aaa bu köpeklerin tüyü insanda kist yapıyor. Benim bir arkadaşımın bilmem nesi vardı onun ciğerlerinde kist oldu bu kedi köpek sevdası yüzünden"
(Ne çok insan varmış canım ülkemde bu illetten çeken. Kime rastlasam bir tanıdığında var aynı problem)

Derken hamile kaldım ve koca göbeğime aldırmadan Efe'yle yürüyüşe çıkmaya devam ettim. İnsanlar çoştukça çoştular:
"Aaa bebek gelince ne yapacaksın bu itleri?"
"Köpekle bebek aynı evde olmaz yavrum Allah muhafaza. Sen at bunları sokağa en iyisi."

Sonra Ada doğdu. Ada'yı pusetine koyup Efe'yle parklara götürdük. Kim bizi görse bir şey söyledi: 
"Aaaa olacak iş mi bu? Köpek ısırır çocuğu. Aman yalnız bırakma bunları. Yer vallahi köpek bebeği."
"Köpekle bebek aynı evde olmaz. At sen bu itleri." 
"Çocuğun ciğerinde kist olur ne biçim annesin sen?"

Tam bunlara alışmıştım ki bir de Ada'yla ilgili yorumlar başladı:
"Aaaa bu çocuk çok ince giyinmiş üşüyecek."
"Aaaa daha çok küçük tek başına kaydırağa çıkmasın."
"Ne gerek var kitaba falan, bebekleriyle oynasın."
"Sen bu çocuğa da et yedirmiyorsundur. Ondan zayıf bu çocuk."

Ya sabır çekerken geçenlerde gelen darbe benim için yıkıcı oldu:
Ada, trambolinin üzerinde mutlu mesut zıplıyordu. Teyzenin biri, sanki yıllarını tıp ilimine vakfetmiş bir havayla
"Aaaa çok zıplatma çocuğu bağırsakları düğümlenir" diye buyuruverdi. Ada, zıplamayı çok seven bir çocuk. O gün de neredeyse 1.5 saat zıplamış oynamış. Zaten bet bir günümdeydim, aldığım darbeyle yıkılıverdim. Babamı aradım dehşet içinde "Baba Ada'nın bağırsakları düğümlenir mi diye?
"Ne bağırsağı, ne düğümlenmesi" diye bağırdı babam. "Nereden çıkıyor bunlar? Zıplamakla bağırsak mı düğümlenirmiş?"

Okumuşu cahili, yaşlısı genci herkes vara yoğa konuşuyor... İlla nane oluyor her şeye.
Cevap versen olmuyor, sırtını dönüp gitsen olmuyor, ne yapacağımı şaşırdım.

20 Ekim 2010 Çarşamba

bu blogun en çok okunanları

Meğer blogger, "istatistikler" başlığı altında en çok okunan yazılarımızı, bizi izleyenleri listelermiş. Sevgili Ayaz'ın tatlı annesi Burcu sayesinde  öğrendim bunu. Şimdi Burcu ve sevgili Emine'nin sobesine yanıt olarak bu blogun en çok okunan yazılarını listeleyebilirim:
1. http://elifada.blogspot.com/2010/04/kutuphanenin-en-kucuk-uyesi.html 
Ankara Adnan Ötüken Halk Kütüphanesi'ne üye olduktan sonra yazdığımız bu yazı, en çok okunan yazı olmuş. Listelere göre google'dan "Ankara", "kütüphane" sözcüklerine verilen aramalardan da birçok kişi bizim sayfayı ziyaret etmiş. Sonradan kütüphane üyeliği ile ilgili bir çok mail de aldım. Birilerine yardımcı olabildimse ne mutlu bana.
En çok okunan ikinci yazımız, Ada'nın kitapları arasında en çok sevdiğim bir kitaba dair. Helen Stephens'ın yazdığı ve İş Bankası Yayınları'ndan çıkan "Pire Torbası", hala favorim.
Bu yazıyı, iş yerinden arkadaşımın tatlı oğlunun komaya girdiğini öğrendiğimde yazmıştım. Dört gün sonra bizleri bırakıp meleklerin yanına gitti Ali Arın... 
Bu da bir veda yazısı. Sevmedim ben hiç geçen yazı.
Ada'nın kitaplığı ile ilgili yazımız, en çok okunan beşinci yazımız olmuş. Biz çok severek kullanıyoruz. Umarız bizden sonra yaptıranlar da mutlu olmuşlardır.
Bunlar en çok okunanlar. Ama bir de benim en çok sevdiğim yazılar var. Madem geriye dönüp bakıyoruz, onları da listeleyelim: 

 Biliyorum çok geç kaldım yazmakta. Kimi sobelesem? Ayça, Esra, Melike ve Öykü siz yazdınız mı?  

10 Ekim 2010 Pazar

dokuzuncu yıl

Bugün bizim dokuzuncu evlilik yıldönümümüz.
Galiba bu kez birarada olabileceğiz evlilik yıldönümümüzde.
İlk evlilik yıldönümümüzü Etiyopya Ulusal Haber Ajansı genel müdürü ile kutlamıştık. Bir ziyaret dolayısıyla Ankara'da bulunuyordu ve kendisinden biz sorumluyduk. İşyerine o gecenin evlilik yıldönümümüz olduğunu çıklattık ama görev görevdi. Yine de bize şampanya ve pastayla sürpriz yaptılar. Etiyopyalı konuğumuz, çocuk yapmak yerine köpek aldığımızı duyunca çok şaşırmış ve bütün bir gece boyunca bir an evvel çocuk yapmamız gerektiğini söyleyip durmuştu. Galiba onun üç çocuğu vardı. Tatlı bir adamdı. 35 yaşında olmasına karşın 60'ında gösteriyordu. Bizi ülkesine davet etmişti.
Evlilik yıldönümlerimizin birinde eşim daha yeni büyük bir kalp ameliyatından çıkmıştı.
Diğerlerinde ya ben ya da o görevliydik.
Birinde ben, çok fena hamileydim.
Ada doğduktan sonraysa aynı şey sürüp gitti. Hatta birinde yorgunluktan unuttuk evlilik yıldönümümüzü. Birkaç gün sonra dayım arayıp sizin evlilik yıldönümüz ne zamandı diye sorunca hatırladık.
Geçen yılsa Türkiye ile Ermenistan arasında protokol krizi vardı. Sabah dokuzda başlayan nöbetim bittiğinde çoktan gecenin ikisi olmuştu. 
Pek kutlama insanı değiliz galiba biz. Bu yılki plan da oturup bir yemek yemek ve televizyonda çoktandır istediğimiz bir filmi seyretmek. Çünkü yarın sabah nöbetçisiyiz. Zaten kutlamaya da alışkın değiliz....
Ne yapalım sağlık olsun... 
Nice yıllara...

22 Eylül 2010 Çarşamba

tatil

Hani İngilizcede bir sözcük vardır : "challenging", zorlu, meydan okuyan gibi anlamlara gelir. Çok severim ben bu sözcüğü. İşte bu yılki tatilimizi sadece bu sözcük tanımlayabilir.
Ada'nın büyüyüp birey olma krizi, benim zor zamanıma rastlayınca "challenging" bir tatil yaşadık.
Üstüne bir de zehirli örümcek krizini ekleyince varın gerisini siz düşünün artık...

Aslında pek güzel bir yolculuk geçirdik. Sabah yola çok erken çıktığımız için Ada, uzun süre uyumaya etti. Uyandığında kahvaltı yaptık, kitaplar okuduk, şarkılar söyledik.
Otele varıp havuza suya kavuşunca da bal gibi bir ilk gün geçirdik.
Gel gör ki ikinci gün, kabus gibi başladı.
Uyandığımızda Ada'nın sol eli, neredeyse bir el daha büyüklüğünde şişmişti. Üzerinde iki ısırık izi... O izleri aslında arabada görmüştüm. Daha önce de benzeri bir durum yaşadığımızdan ve iki tane ısırık izi olunca "hımmm bu arı değil" diye kendimi rahatlattığımdan üzerinde durmamıştım.
Ben alerjiden çok çektiğim için Ada'yı kapıp bir hastaneye gitme planları yaparken tesisin bir doktoru olduğunu öğrendik. bu arada dede ve teyze ile sürekli bir telefon trafiği...
Doktorun ofisinde aldık soluğu. Bu konuda konuşmak istemiyorum. Kendisinin Ada'ya yapmak istediği iğneyi bende hiç güven uyandırmadıkları için reddettim. Neyse dedemizin tavsiye ettiği ilaçları getirtme inceliğini gösterdiler.
Bu arada Ada, sakin sakin doktor amcaya kocaman olmuş elini gösterdi.
O ısırıkların zehirli bir örümceğin işi olduğunu Ankara'ya dönünce sevgili Çiğdem'den öğrendim.
Şişlik, uzunca bir süre inmedi...

Canının acımasına, ateşinin yükselmesine karşın Adacığım yine de  eğlendi.
Ama her şeye itiraz etti.
Havuza girerken ayrı, çıkarken ayrı kriz çıkardı.
Dışardayken hadi odamıza gidelim diye, odaya gelince de hadi denize gidelim diye ortalığı birbirine kattı.
Havuz suyunu soğuk bulunca kendini denize attı.
Bu kez, kumlarla oynamayı keşfetti. Ben de aşağıdakine benzeyen güzide kaleleri yapmasına yardım ederken hayatımda ilk kez bu kadar yandım. Neyseki su falan toplamadı omuzlarım.
Ve ilk kez hayatımda bu kadar çok şey kaybettim. Ada'nın oyuncakları, havlu elbisesi, mayoları, arabası, terlikleri, kuru kıyafetleri derken neyi nerede bıraktığımı şaşırdım.
Kendisi, her zaman olduğu gibi patates kızartması, pilav, meyve, poğaça, ekmek vb ile beslendi. Hayatında hiç yemediği kadar kurabiye tüketti. Arada birkaç lokma balık, köfte ve etin tadına baktı. Yemek masasını, tuzluğu oyuncak olarak kullandı. Kendi yemeğini bitirince bize kitap okudu. El kuklamız "eşkala" tüm otelde meşhur oldu. Çılgınca puding yedi. Öyleki yemekten sonra kendisini baştan aşağı yıkamamız gerekti.
Yine ilk kez mini club'ta oynamaya başladı.
Kendinden küçükleri ittirip uzaklaştırırken ablalara hayran hayran yaklaşmaya çalıştı.
Hani Shrek'teki çizmeli kedi gibi gözlerini kocaman yapıp, en sevimli halini alarak onlarla oynamaya çalıştı. Kimine top uzattı, kimine oyuncaklarını verdi. Beni de çevirmen olarak kullandı. Ne diyo anne, sen de ona de diye. 
Mini club'ta diğer abla ve abilerle kağıttan şapkalar, maskeler yaptı.

Baya da becerikliydi...
Geceleri lunaparkta eğlendi.
Ve bu tatilde kızımızın yeni bir özelliğini daha öğrendik. Kendisi bir adrenalin tutkunu. Büyük çocukların bile cesaret edemediği aletlere abiler kendisini bindirsin diye yapmadık şirinlik bırakmadı. Ciddi ciddi sıra bekledi, abinin elini sıktı, sohbet etti.
Ve ben çenem düşmüş bakarken kendisi havalara fırladı, zıp zıp zıpladı...
Bu arada ilk defa ağlama krizleri yaşadık.
Bildiğim her yolu denedim. Ama hepsinden Ada hanım, zaferle çıktı.
Kendisindeki direnme gücü, inat ve kararlılık, beni pes ettirdi.
Şimdi kriz çıkmaması için elimden geleni yapıyorum.
Ne zaman biter bunlar bilen var mı? 
Bana gelince Ada, uyurken öyle bir kitap okudum ki. Hani bir kitap okudum hayatım değişti dedirten türken. Gel gör ki kendimdeki etkilerini ölçüp biçmeden adını yazmama kararı aldım. Eve döner dönmez kitaptan aldığım feyzle yeni düzenlemeler yaptım.
Bu tatil de böyle geçti işte... Krizler, yorgunluklar, kararsızlıklar... 
Galiba bundan sonra her yıl yeni bir macera olacak...

15 Eylül 2010 Çarşamba

bayram şekerleri


Neredeyse bir ay olmuş yazmayalı. Bu yaz, yordu beni, hem de çok yordu...
İçimden gelmedi yazmak.
İçimden geçenleri ise buraya yazmak istemedi canım.
Artık silkelenip kendimize gelmeli, yeni bir mevsimi kutlamaya başlamalı.
Bu bayram fotoğrafları kesinlikle arada kaynamamalı.

Bizim bayram, bu iki şekerle geçti. Öyle ki başka şeker yemeye fırsat kalmadı.
Bu arada minik Eylül'ümüz bu yaz bir yaşına bastı. 
Kardeş kardeş büyüyorlar işte...

Bu bir örnek kreasyon, teyzelerine ait. İkisinin de anne demeden önce teyze dediğini biliyor musunuz? Öyle bir sevda aralarındaki.
Daha tatil fotoğrafları var düzenlenecek... 
Ve uzaklardan gelen bembeyaz kanatların öyküsü... 
Ada'nın alnındaki şişliğe gelince zehirli örümcek denen bir canavarın işi... Herkesin aklına tarantular falan geliyor ama bu küçücük bir şey.  Yine de o küçüçük varlığıyla canımıza okudu desem yeridir. Tatilimizi de mahvetti. Neyse o da tatil yazısına kalsın. 
Herkesin geçmiş bayramı  kutlu olsun. Her gününüz bayram, ağzınızdaki her lokma şeker tadında  olsun...

19 Ağustos 2010 Perşembe

günlerimiz

Benim sevgili kızım, son zamanlarda çok şaşırtmakta beni. Acayip bir asabiyet, sabırsızlık, kıskançlık ve hatta başkaldırı...
Büyümenin yeni bir evresine girdik galiba. Korkunç ikiyi bitirdik ve dehşet verici üçe (terrfying three) girdik. Vatana, millete, en çok da bizim aileye hayırlı olsun efendim.
Her zaman olduğu gibi bir anda başladı her şey ve biz, yine hazırlıksız yakalandık. Hazırlıklı olsak ne farkedecekti orası da tartışılır tabii.
Bu karmaşık ruh haline hızla artan sözcük dağarcığı da eklenince pek komik konuşmalar geçiyor aramızda.
Ada: Anne bu su tuhaf kokuyo
Anne: (Tuhaf da nereden çıktı şimdi, ben ya garip ya da acayip derim hep) nesi tuhaf kokuyor?
Ada: Bir tuhaf işte anne...
Anne: (... su da tuhaf kokmuyor ama neyse) peki değiştirelim. 
Her konuda bir fikri var:
Ada: Şimdi .... yapalım. Bu fikrime ne dersin anne? Hımm ne dersin?
Ya da kendisine yapılan bir öneri aklına yatmamışsa
Ada: Şimdi sen benimle pasıl mı yapmak istiyosun anne? Pasıl mi istiyosun? Hangi pasılı yapalım? 
Anne (yoo, puzzle yapmak istemiyordum ama madem sen öyle istedin) ya pasıl yapmak istiyorum anneciğim 
Kokulara, renklere, seslere, tatlara duyarlılığımız, pek ilginç boyutlara ulaştı. Yemeği tatmadan önce koklamaya başladı minik gurmem. Bu arada yoğurt yemeyen Ada, cacık ve beyaz çorba (kesinlikle yoğurtlu çorba denmeyecek) tutkunu oldu. Ve pek gariptir bol soğanlı çoban salata yiyor. Hatta ekmeğini de salatanın suyuna batırıyor. Yeni favorilerinden biri de bulgur pilavı. Demek ki neymiş? Sevmiyor deyip umudu kesmemek gerekirmiş. Bir gün bir bakıyorsunuz sevebiliyorlar.
Günlerimiz oyun oynayarak, parkta gezinerek, şişme havuzun içinde serinleyerek, en çok da kitap okuyarak geçiyor. Naçizane önerim, korkunç ikileri, dehşet verici üçleri düşünerek ikiniz arasında özel bir şey geliştirin. Kitap okumak, bizim için her şeyin anahtarı. Hele de Ada'nın hiç okumadığı bir kitap, tüm kriz durumlarını kolayca atlatmamıza yardım ediyor. Ada, biliyor musun yeni bir kitabım var senin için dediğimde iş değişiveriyor....
Ve bir de kitap önereceğim size. Bu kez çocuklara değil, bizzat biz büyüklere:
TÜBİTAK'tan yeni çıktı bu kitap: Doğadaki Son Çocuk. Yazarı , Richard Louv.
Yazar şöyle diyor: "Doğadaki çocuk, soyu tehlike altında olan bir türdür ve çocukların sağlığı ile Yeryüzü’nün sağlığı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır."
Beni dinlerseniz okuyun derim.
Ben okuduktan sonra Ada'yı sabahları parkta yürüyüşe çıkarmaya başladım. Çimenlerde koşup birbirimizi yakalamaca oynuyoruz. Bulabildiğimiz tüm çiçekleri kokluyoruz. Yaprakları toplayıp, kitapların arasında kurutuyoruz. Ve tüm hayvanları seviyoruz. Kuşları, köpekleri, kedileri, hatta böcükleri... Ne garip artık eskisi kadar korkmuyorum onlardan. Hani sırf Ada korkmasın diye çabalayınca galiba kendime büyük bir iyilikte bulundum. Tabii ki bu durum büyük böcükler için söz konusu bile değil.  
Ve tadını çıkarmaya çalışıyoruz her şeyin: Ana kız dondurma yiyoruz, her tarafımız leke içinde... Kirlenmek özgürlüktür deyip... Birbirimizle boğuşuyoruz, bağrış çağrış şarkı söylüyoruz.
Bir de gün sayıyoruz. Denize kavuşmak için.Yatıyor kalkıyor soruyor Ada: Denise bugün mü gitces anne?
Anne: yok kızım sonra
Ada: Dörtte mi gitces?
Anne: Hayır anneciğim sonra gideceğiz
Ada: Hımm beşte mi gitces o saman...