28 Ocak 2010 Perşembe

karlar yağar...

Efendim sabah bir heyecan kalktı bu anne kişisi. Nedir kızına karı gösterecek, birlikte kardan adam yapıp kartopu oynayacak. Gel gör ki kendisi kadar heyecanlı olmayan kızı, "eee kar yağmış da ne olmuş yani" der gibi bakıp gerine gerine yatak keyfi yaptı önce. Sonra neredeyse bir saat süren bir kahvaltı keyfi. İçi içine sığmayan anne kişisi, iyi bari ben gidip tek başıma karlarda yuvarlanayım diye duygu sömürüsü yapınca ev ahalisi soluğu dışarıda aldı... Tabii yaklaşık yarım saat süren giyinme faslının ardından.

Önce ana-kız karı keşfe çıktık. Ada, sanki karı ilk kez görmüyormuş da bütün hayatını iglolarda geçirmiş gibi pek bir sakin, pek bir cool karların üzerinde dolaştı. Hımm gırç gırç ses çıkıyor diye yorumda bulundu. Bahçeden memnun kalmadı, sokağa döndü. Oradakilerle muhabbet etti. Sonra benim performansımdan hoşlanmamış olacak Efe nerde diye sordu. Eve dönüp Efe'nin de paltosunu giydirdik. Bu kez üçümüz çıktık dışarı...

Meğer Efesiz içine sinmemiş Ada'nın... Sadece birkaç kare daha çekebildim. Sonrasında üçümüz çılgın bir kartopu savaşı yaptık. Hep birlikte karların içinde yuvarlandık....

Efeciğim, oraya buraya tırmanan Ada düşmesin diye arkasında nöbet bekledi. Arada havlayıp kendisini uyardı. Ada da bir yandan tırmanıp bir yandan Efe'ye laf yetiştirdi. Üçümüz evin arkasındaki bahçeyle yetinmeyip çocuk parkına kadar yürüdük. Orada kardanadam yapan çocuklara katıldık. Kocaman bir kardanadam yaptık.

Sonra iki minik ayıcıkla ben, düşe kalka, bata çıka evimize döndük. Kıkır kıkır gülüştük. Çok ama çok eğlendik. Geri dönüp kedilere süt, kuşlara ekmek götürdük. Böylece kızım da karı en az benim kadar sevdi. Bunca özlemle beklediğimiz kar, bizi çok mutlu etti....

27 Ocak 2010 Çarşamba

ankara'ya kar yağıyor

Nasıl nasıl mutluyum bilemezsiniz... Ankara'ya kar yağıyor. Hem de lapa lapa...
Ne zamandır bekliyordum. Sabahları kalkıp ilk iş, kar yağmış mı diye kontrol ediyordum.
Ben, kış insanıyım. Ama şu kartpostallardaki kışlardan. Karla kaplı...
Kar-kış demek, ev demek, sıcak bir kase çorba ya da bir fincan sıcacık çay demek, pencere önü sohbetleri demek, masal demek....
Ben çocukken öyle çok kar yağardı ki...
Dizlerimize kadar...
Belki de ben kısaydım, onun için çok görünürdü gözüme. Bilmiyorum...
Sonra ben, Hacettepe'nin Beytepe kampüsünde okudum. Hani dağın başı dediklerinden... Kar yağınca (ki gerçekten yağardı) otobüsler, nizamiyeden yukarı çıkamazdı. Sınav var diye onca yolu kara bata çıka tırmandığımızı, sınavın ertelendiğini ama bir hafta hasta yattığımızı hatırlarım.
Ve gurbette de en çok kar mutlu etmişti beni.
Ah bir de şimdi çalışmak yerine evde olmak vardı. Ada'ya sarılıp bak kar yağıyor diye göstermek, hatta sarıp sarmalayıp dışarı çıkarmak, kar tanelerini yakalamaca oynamak vardı.
Neyse yarın sabaha...
Yarın kardan adam yapmamız lazım, kar topu oynamamız lazım, mutlu olmamız lazım...
Kızıma karı göstermem lazım...

22 Ocak 2010 Cuma

şikayet

Ben haberciyim.
Siz isterseniz dünyaya sırtınızı dönebilirsiniz, ben dönemem.
Gözlerinizi kapatabilirsiniz, ben kapatamam.
İsterseniz dünyadan bihaber yaşayabilirsiniz, ben yaşayamam.
Ben haberciyim.
İşim bu, hergün dünyanın ve ülkenin dört bir köşesinde olan biteni okur, yazar, çeviririm.
Sizin hiç görmediğiniz, aslında asla görmek istemeyeceğiniz ayrıntılar, resimler günümü, gecemi doldurur.
Bugün Haiti, daha önce Bangladeş, Endonezya, Çin... Kim bilir yarın neresi?
Çocuklar, yaşlılar, kadınlar, hayvanlar...
Artık çok geliyor... Bazen dayanamayacağımı düşünüyorum...
Beynimin içindeki o resimler silinsin istiyorum...
Kapımı örteyim, telefonumu kapatayım dünya dışarıda kalsın diyorum...
İçime işlemiş...
Olmuyor...

15 Ocak 2010 Cuma

Evcilik

Biz ana-kız, çok eğlenmeye başladık.
Bu bıdıklar, bir günde öyle değişiyorlar ki insan inanamıyor. Ada hanım, gece bet bir cadı olarak yatıp sabah bir melek olarak uyanabiliyor. Şansız olduğumuz günlerde ise tam tersi oluyor...
Şu sıralar melek dönemindeyiz aman nazar değmesin, daimi olsun.
Evcilik oynamaya başladık. Tenceremizi, fincanlarımızı alıp Ada'nın evine giriyoruz (Ada'nın evi, işte buradaki çadır). Ada, haydi benim evime gelin diyerek davet ediyor bizi. Evinde bir ocak-fırını bir de bebekleri için beşiği var. Her zamanki gibi Alev teyzesinin hediyesi. Ada hanım, harika bir evsahibesi. Efe ile bana mısır pişiriyor, çay yapıyor.

Bu Eylül. Yeni gözdemiz. Aslında birinci doğumgününde alınmıştı. Ama Ada'nın gözünde ancak şimdi değer kazandı. Galiba bebeklerle ilgilenmeye bu yaşlarda başlıyorlar. Şu sıralar Eylül'ümüz, mikimiz, möömüz çok kıymetli. Hepsini özenle giydiriyoruz, saçlarını hayali şampuanlarla yıkayıp tarıyoruz. Arada kollarını bacaklarını ne hikmetse "kapıya" çarpıyorlar, hemen bant yapıştırıp şimdi iyileşecek diye teskin ediyoruz.

Çılgınca bir puzzle tutkumuz başladı. Üç, dört, beş parçalı puzzleları pek güzel yapıyoruz. Hatta artık ilk kez gördüğü puzzleları bile hemen yapmaya başladı.
Yukarıdaki arabada yatan patates kafaları da çok seviyoruz. Mısıra hangi şapkayı takacağız, havuç hangi ayakkabıyı giyecek diye kafa patlatıyoruz...

Kendisi pek esprili, pek muzip oldu son zamanlar. Kimi zaman bir şeye gülüp "komük" diyor. "Komük" olarak nitelediği şeyler, sahiden komik oluyor. Çantasını kafasına geçiriyor. Zıp zıp zıplıyor.
Sepetininin altına girip uyuma taklidi yapıyor. "Ada uyudu, ellemeyin" diyor. Ellemiyoruz... Kendisinin özel yaşamına sonsuz saygımız var. Rahatsız edilmek istemiyorsa asla rahatsız etmiyoruz.
Ters psikoloji yöntemini kullanıyoruz. "Ayyy bu yemek çok güzel olmuş. Ada yemesin sakın yoksa bize kalmaz" diyoruz. İştahla yemeye başlıyoruz. Arada Efe'ye de veriyoruz. Efe, her fırsatı değerlendiriyor tabii ki. Bizim iştahla tıkındığımızı gören Ada, "ben de yicem, ben de yicem" diye koşup geliyor. Nazlanıyoruz, tabağımızı kaçırıyoruz. Tabii sonra veriyoruz...
Bu arada unutmadan yılbaşını bütün aile, anneannede kutladık. Noel Baba, Ada için fazla mesaiye kalmıştı. Ağacın altındaki hediyelerin neredeyse üçte ikisi Ada'ya gelmişti.

Ada, tüm paketleri heyecanla açıp mutluluk çığlıkları attı. Alev teyzesi sayesinde kocaman bir Kitty'si, kesilebilir sebzeleri, müzik kutusu ve daha bir sürü oyuncağı oldu.

Uzunca bir aradan sonra çetemiz, Çiğdem teyzemiz sayesinde biraraya geldi. Munisemiz, bizi kapıda her zamanki tatlılığıyla ve büyük bir mutlulukla karşıladı. Çiğdem'in annesi, babası ve Gül ablası da oradaydı. Biz çok sevdik onları. Gül ablamız bize harika börekler, kurabiyeler yapmıştı.
Kızlar, Munisemin odasını talan ettiler. Kar tanemiz, ağzını açıp tek bir şey söylemedi. Hiç şikayet etmedi.
Hep birlikte çılgınca oynadılar. Koltukların üzerinde zıpladılar. Munisem, Ada'nın zıplayıp zıplayıp sonra oturur vaziyette kanepeye düşüşünü uzunca bir süre seyretti. Sonra o da zıplamaya başladı.
Hep birlikte Pakize'yi sevdiler. Pakize de bir başka munise. O da miyav bile demedi bizim kızların tacizleri karşısında. Kedilerle tek ilişkisi, sokaktakilere süt vermek olan Ada, onları da Efe ve Maya gibi mıncıklayabileceğini sandı. Munisemiz, bir kedinin nasıl sevilmesi gerektiğini gösterdi bizimkilere. Eminiz Pakize, biz gidince derin bir miyav çekmiştir.

İşte şu sıralar günlerimiz böyle geçiyor. Yaşadığımız en büyük güçlük, evden çıkmak istemememiz. Ada'ya kalsa hiç evden çıkmayabiliriz. Evini, odasını çok seviyor. Önceleri bunu pek bir dert edinen anne, tonla kitap okuyup Ankara Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden hocalarıyla muhabbet ettikten sonra bunun aslında bir sorun olmadığını anlayıp derin bir nefes aldı.
Şimdilik haftada iki kere gece nöbeti tutup dört gün Ada ile birlikte oluyorum. Diğer üç gün anneanneye gidiyoruz. Bunun iki günü zaten öğle uykusu zamanına denk geliyor. Ada'ya arabada giderken yol boyu anneanne ve dedenin onu çok özlediğini, onlarla oynadıktan sonra uyumasını, uyanınca babanın gelip onu alacağını, akşama onun evinde buluşup çay içeceğimizi anlatıyorum.
Bu arada kitaplarımıza ve hocalarımıza göre 2-3 yaş, kimlik oluşturma dönemi. Bıdıklar, kimliklerini yakın çevrelerine göre tanımlamaya başlıyor. Dolayısıyla evleri, odaları, oyuncakları, sevdikleri insanlar onlar için büyük önem taşıyor ve paylaşmak istemiyorlar. Kimlik gelişimleri için onları paylaşmaya zorlamak yerine bu mülkiyetçiliklerini desteklemek gerekiyormuş. Yani onlara ait eşyaları alırken veya odalarına girerken izin istemek, neyin onlara ait olduğunu söylemek gibi. Bu dönem aynı zamanda "hayır" dönemi. Ama bu "hayır" bizim "hayır"ımızdan çok farklı anlamlara sahip. Kimlik oluşturma çabalarının önemli bir parçası. O yüzden "hayır" dedikleri şeye hemen tepki göstermemek gerekiyor.
Bir de Harvey Karp'ın "Mahallenin En Mutlu Yumurcağı" ve Sabiha Paktuna Keskin'in "Anne İşte" kitaplarında önerilen iletişim yöntemlerini denemeye başladım. Okuduğumda bana çok komik gelmişti. Ama özellikte "Anne İşte"deki açıklamaları okuyunca çok anlamlı olduğunu düşündüm. Kriz zamanlarında önce onun söylediği şeyi tekrarlıyorum ya da kızgın, öfkeli, sinirli olduğunu benim de bunun farkında olduğumu söylüyorum. Yani onu anladığımı gösteriyorum. Sonra öneride bulunmaya ya da çözüm getirmeye çalışıyorum. Sahiden işe yarıyor.

14 Ocak 2010 Perşembe

teşekkürler

Kimi zaman, belki de hiç farkında olmadan, bir şey yapar, başkalarının yüreğine dokunursunuz. Bir yerlerde bir yaşamı değiştirirsiniz. Birinin daha farklı hissetmesini sağlarsınız. Hayat, böyle gelişir... Çoğu zaman bilmezsiniz neden olduğunuz değişimi. Eğer şanslıysanız gelip sizi bulur...
Hani neye niyet neye kısmet der eski topraklar... Ben, çok severim o bilge insanları. Her sözlerinde bir keramet vardır. İşte bugün hiç niyette yokken iki güzel armağan çıktı benim kısmetime. Sevgili Hilal, "aaa hiç böyle düşünmemiştim dedirttiğim" ve "dünyayı çocukların gözünden anlamaya çalıştığım" için bana "çocuk ruhu ödülü " vermiş. Sırf adı yeter bana...
Ne yalan söyleyeyim pek bir gururlandım. Ve sırf samimiyetle hissettiklerimi yazarak ne çok insana ulaşabildiğimi, yüreklerine dokunabildiğimi görüp duygulandım...

Bu da sevgili Şule ve Esra'dan den geldi. Işıl ışıl rengiyle, içtenliğiyle günüme renk kattı.
Aslında gerçek ödül, ucuz hesapların, çıkarların, kötü niyetlerin, boş dedikoduların, kıskançlıkların ötesinde, hiç yanyana gelmeden böyle bir bağ kurabilmek.
Geçenlerde bir süre yaz(a)madığım için sevgili Özden, merak edip herşey yolunda mı diye sorduğunda anlamıştım bu bağı. Yaşamlarımızın nasıl kesiştiğini, bilgisayar ekranında açılan pencerelerden nasıl herşeyi paylaştığımızı...
Hepinize kucak dolusu sevgiler ve sonsuz teşekkürler...

11 Ocak 2010 Pazartesi

iki yaşında olmak

Şimdi siz şikayet ediyorsunuz ya bizden, yaptıklarımızdan... Hatta bir de isim takmışsınız "iki yaş krizi" diye... Ah bir bilseniz bizim yaşadıklarımızı böyle konuşmazdınız işte...
Haydi bizim yerimize koyun kendinizi. Dizlerinizin üzerine çömelip yeniden 80-90 santimetreden bakın bakalım dünyaya. Herşey ne kadar yukarıda, ne kadar büyük ve ne kadar uzakta görünüyor değil mi? Kocaman bir dünyaya karşı küçücük bedeniniz... Ne boyunuz yetiyor yüksek bir yere ulaşmaya, ne gücünüz yetiyor biraz ağır bir şeyi kaldırmaya... Oysa çevrenizdeki yerden yüksek kişiler, size pek zor gelen her şeyi çok basitçe yapıveriyor nasılsa.
Tüm o tırmanmalarımız, atlayıp zıplamalarımız, orayı burayı kurcalamalarımız kendi güçsüzlüğümüze bir başkaldırı aslında. Boyumuz yetmiyorsa açar alt çekmeceleri üzerine basarız, kaldıramadığımız şeylerin üzerine çıkarız. Ne yapalım yani...

Herşeyin yeni olduğu bir yer düşleyin. Hani siz de bir mağazaya girdiğinizde etrafa bakınmak, onu bunu ellemek istiyorsunuz ya... İşte dünya da öyle bir yer bizim için. Keşfedilmeyi bekleyen şeylerle dolu... Durup bakınmak, ellemek, ağzımıza götürüp tadına bakmak istiyoruz. Ama çekiştiyorsunuz oramızı buramızı... Hayır, ellenmez, tehlikeli, olmaz... Anlayamıyoruz biz neden ellenmez, neden olmaz...
Hep aceleniz var. Çünkü koşturacağınız yerler var. Ama bizim yok. Bizim tek işimiz, keşfetmek. Bunun için de zamana ihtiyacımız var. Ama siz hiç durmadan haydi haydi derken, elimizden tutup çekiştirirken, bizi de sizin hızınıza uymaya zorlarken nasıl keşfedebiliriz ki dünyayı? Biz, sakin sakin, yavaş yavaş, herşeyin tadını çıkara çıkara yaşamak istiyoruz çünkü ne bir yapılacak işler listemiz var, ne yetişmemiz gereken bir yer...
Pembe çimenler, kırmızı bir gökyüzü çizmek istiyoruz. Yeşil bir güneş gülümsesin tepemizde istiyoruz. Ama olmaz diyorsunuz hemen, çimenler yeşil, gökyüzü mavi olacak. Sizin düş gücünüz sınırlıysa, hatta hiç yoksa biz ne yapalım? Neden kendinize benzetmeye çalışıyorsunuz bizi? Bırakın bizi kendimiz olalım...

Büyümenin ne kadar zor, ne kadar ağrılı bir süreç olduğunu biliyor musunuz? Ya hiç durmadan uzamaya, gelişmeye çalışan kemiklerimizin ne kadar canımızı yaktığını. Bilmiyorsunuz değil mi? Ya sizi beklemenin ne kadar zor olduğunu biliyor musunuz?... Bu dünyada güvenebileceğimiz tek varlıkların bırakıp bizi gittiklerinde neler hissettiğimizi... Bütün gün yolunuzu gözleyip ya bir daha dönmezlerse diye nasıl endişelendiğimizi... Bilmiyorsunuz... Anlatamıyoruz derdimizi. Aslında biz anlatıyoruz ama siz anlamıyorsunuz. Çünkü istiyorsunuz ki biz sizin dilinizi öğrenelim. Siz bizim dilimizi öğrenmek için hiç çaba harcamıyorsunuz... On kere tekrar ettiğiniz şeyi anlamayan, yüzünüze ya boş boş ya da acı çekiyormuş gibi bakan birinin karşısında siz de çıldırırdınız... Bir de yerden yüksek insanların geçip karşımıza agucuk, gugucuk diye acayip şeyler yapması yok mu... İnsan ister istemez çileden çıkıyor.

İstiyorsunuz ki pek sık karşılaşmadığımız insanlar bizi havaya kaldırdığında sessiz sessiz duralım, hatta bir de gülücükler saçalım. Oysa siz de yabancılara gülümsemiyorsunuz, onlara sarılmıyorsunuz değil mi?
Evet bizi seviyorsunuz, ama saygı duymuyorsunuz işte. Etiketliyorsunuz... Ya yaramazız sizin gözünüzde ya iki yaş krizindeyiz. Hayır, hayır, hayır... Biz sadece günü yaşayan, kimi şeylerden çılgınca mutlu olup bazı şeylere de kendimizin bile anlamadığı bir biçimde sinir olan küçük insanlarız...
Ah ah bir Nietzsche amcamız anlamış bizi... Size bizim gibi olmanız gerektiğini söylemiş ama yazık ki onu da anlamamışsınız:(

9 Ocak 2010 Cumartesi

bars geldi

Ada'nın bir kardeşi daha oldu. Ural Bars, bizim aileye katıldı. Böylece iki çicek bir de böcek oldular... Bu minik oğlan, bizim pembe dünyamıza mavilik kattı güzel gülümsemesiyle...

2.9 kg doğan bebeşimiz, çok tatlı tıpkı annesi ve babası gibi. Hemen babasına benzeterek teşhisimizi koyduk. Bir yandan da 3 kiloyu hala aşamadık diye eseflendik. Ada, 2.5 kg, Eylül 2.6 kg ve şimdi Bars 2.9 kg. Bakalım, inşallah bir sonrakine...
Ve ailede bizden sonraki neslin nasıl oluştuğuna bakıp şaşırdım. Biz büyüdük, ailemiz de büyüdü... Yaşamın böyle tazelenerek akıp gitmesi nasıl mucizevi...
Şimdi Eylül ve Bars'ın biraz büyüyünce Ada'ya katılıp ortalığı toz duman edecekleri günleri bekliyorum...
Minik meleğim, annen baban ve tüm sevdiklerinle uzun, sağlıklı ve neşe dolu bir hayat sür. Yüzünden gülümseme, hayatından şans, bereket ve mutluluk eksik olmasın...
Adacığımla birlikte hemen hastaneye gittik bu pamuk bebeğe hoşgeldin demek için... Aslında ona Bars'tan, onun ne kadar minicik olduğundan söz etmiştim yol boyu. Ama o, biraz bakındıktan sonra bebek şekerlerine, kapılardaki süslemelere daha çok ilgi gösterdi. Pembe süslerin kızlar için, mavilerin ise oğlanlar için olduğunu söyleyip onu da bu pembe-mavi ayrımcılığa alet ettik. O da gösterip bu kıııııııııııız, bu oylaaaaaaaaan demeye başladı. Ama bir oda vardı ki onun süsleri farklıydı. Ada sorunca açıkladık: Bu da Deniz bebeğin diye... Ada tekrar turladı koridoru tek tek bebekleri sayarak: Bu kııııııııız, bu oylaaaaaaaaan, bu da Nenis....

6 Ocak 2010 Çarşamba

ice age çılgınlığı

Bir süredir baba mamut Manny, anne mamut Ellie, miskin Sid, kaplan Diego ve sincap Scrat ile yatıp kalkmaktayız.
Ada, teyzesi sayesinde Buzul Devri ve kahramanları ile tanıştı ve hayatında yepyeni bir sayfa açılmış oldu. Bana kalsa daha uzun süre film falan seyredemezdi ama anne olunca ilk öğrendiğim şeylerden biri "asla büyük konuşma!" oldu. Peki fena mı oldu, hayır. Ada, çok eğleniyor ve bir sürü şey öğreniyor. Hatta konuşmasına da hayli katkısı oldu. Mağara, dinazor, mamut gibi hayatta aklıma gelmeyecek bir sürü şeyi öğrendi. Yorum yapmaya başladı. Ama filmi seyrederken sürekli konuşup onu da konuşturmaya çalıştık ki gözünü TV'ye kenetleyip kalmasın diye. Değişik yaratıklardan ürkmemesi için de hepsini açıkladık, nerelerde yaşadıklarını anlattık. Serinin üç filmini de seyretti Ada. Hepsini sevdi, ama galiba ilk ikisinden daha çok zevk aldı. Şimdi herkese anlatıyor:
Ada: Did (Sid) vaaaar, anne mamut vaaar, baba mamut vaaar, Diego vaaar, nincap (sincap) vaaar.
Anne/Baba/Teyzeler: Peki Sid numbayaları (yumurtaları) nereden almış?
Ada: Mağağadan
Anne/Baba/Teyzeler: Numbayalar kimin?
Ada: Ninonosun (dinazorun)
Anne/Baba/Teyzeler: İçinde ne var?
Ada: Yavyu ninonos (yavru dinazor)....
Sincap, meşe palamuduna her sarıldığında, Ada onun duygularına tercüman oluyor: Meniiiiiiiiiiiiiim....
Peki biz rahat durur muyuz? Hayır... Ankara kazan biz kepçe arayıp, hatta araya tanıdık sokarak Ada'ya üzerinde Ice Age kahramanlarının olduğu bir pijama aldık. Bildiğiniz gibi değil kalmamış hiç bir yerde. Kendi bedeninden bulamadığımız için bir boy büyüğünü almak zorunda kaldık. Ama Ada yine de çok mutlu: Did vaaaar, anne mamut vaaar, baba mamut vaaar, Diego vaaar, nincap vaaar.
Bazen pijamamızı mööö (ayrı hikaye) giyiyor. Eğer pijamayı bulamamışsa başını sallayarak soruyor Ada: Did nerde? Hani nerde? Sonra çamaşır sepetine bakmaya gidiyoruz. Bu arada pelüş mamutumuz, kaplanımız, sincabımız ve Sid'imiz de aileye katıldılar. Uzun sözün kısası şu sıralar bizim evde Buz Devri yaşanıyor....