24 Şubat 2010 Çarşamba

karakalem ada






Little Girl (Speed Drawing) from Volkan Dalyan on Vimeo.

Sevgili Hilal'den gelen bir mail, beni nasıl mutlu etti bilemezsiniz. Çizimlerine hayran olduğumuz sevgili Volkan Dalyan, Ada'nın aşağıdaki fotoğrafından esinlenerek grafik tabletiyle bu çizimi yapmış. Görür görmez aşık oldum çizime, hele de çizimin sonunda eklenen pembiş yanaklara. Ne yalan söyleyim kızımın böyle yetenekli bir sanatçıya esin kaynağı olması, pek bir duygulandırdı beni. Acayip gururlandım. Videoyu çılgınca bir heyecanla ve mutlulukla seyrettim sonra da hemen sizinle paylaşmak istedim.

19 Şubat 2010 Cuma

nice yaşlara oğlum

Bu, benim pamuk oğlum. O benim aşkım, en iyi dostum, hayatıma anlam katan birkaç varlıktan biri. Dün 8. yaşını kutladık bebeğimin.
Daha dün gibi onun hayatımıza girmesi. Küçücüktü tanıştığımızda. Alıp onu evden çıkarken annesi geldi koşa koşa. Bir-iki saniye bakıştık birbirimize... Gözleriyle bana emanet etti oğlunu. Ben de ona verdiğim sözü hiç unutmadım. Hani bir bebeğe nasıl bakılırsa sekiz yıldır ben de öyle bakıyorum oğluma. Ne hastalıklar, kazalar atlattık. Bazen gece hiç uyumadan başında bekledim... Nefesini dinledim... O yemiyor diye ben de yemedim.
O benim hiç büyümeyen bebeğim... Ada, büyüyecek ama Efe, benim bebeğim olmaya devam edecek.
Çok şeyden vazgeçmek zorunda kaldım onun için. Yine de hiç ama hiç pişman olmadım.
Bu sekiz sene içinde beni tek üzen, kimseyi rahatsız etmemek için harcadığımız onca çabaya, onca titizlenmemize karşın insanların sevgisizliği, anlayışsızlığı oldu. Beni en çok yaralayan da ondan "şu, it" diye söz edenler ve ne üstüne vazifeyse kurtulmamızı tavsiye edenler oldu. İnsan, çocuğunu dışarı atabilir mi? Demek ki bana bunu söyleme cüretinde bulunan insanlar atabilecek durumdalar. Ama ben atamam. O, benim yavrum...

Öyle güzel bir şey ki onunla yaşamak. Mesela hiç kimse karşılayamaz onun gibi. Beş dakika bile sürse ayrılığımız sanki yüzyıldır bizi bekliyormuş gibi atlar üzerimize. Kimseler bu kadar değerli hissettiremez insana kendini. Kafasına bir dokunur, herşeyi unutursunuz...
Böyle bir sevgiye de başka hiç bir yerde rastlayamazsınız. Öyle karşılıksız, öyle çıkarsız, öyle masum, öyle güçlü... Ser verir sır vermez. Herkes sizi satabilir o asla...
Efe, çok şey öğretti bana. Bir kere kelimeler olmadan iletişim kurmayı... Biz, birbirimize bakar içimizi okuruz. Onun hasta olup olmadığını gözlerine bakıp anlarım o da benim üzgün olup olmadığını gözlerimden okur. Gelir kucağıma oturur beni neşelendirmeye çalışır. Sonra sahiplenmeyi.... Benim on kiloluk oğlum, beni korumak için cansiperane atlar önüme. Ve duyarlılığı... Eğer dışarıda bir hayvan canı yandığı için bağırıyorsa evdekiler onlar için gözyaşı döküyorlar biliyor musunuz?
Eğer bir köpek ve bir bebekle yaşamak nasıl bir şey diye sorarsanız aşağıdaki iki resim durumu özetliyor:
Her an böyle aşk yaşanmıyor tabii ki. Arada kardeş kavgaları, oyuncak paylaşamama durumları da söz konusu. Ama Ada hastalandığında Efe gidip yanına yatıyor sırtını sırtına yaslayarak ya da ayakucuna kıvrılarak. Ağlıyorsa Efe de üzülüyor. Kimseleri yanına yanaştırmıyor. Uzun sözün kısası ağabeylik yapıyor... Ada da elleriyle besliyor Efe'yi. Efe diye boynuna sarılıyor. Tüylerini okşuyor, ona kitap okuyor.
Bence tüm çocukların böyle birer dostu olmalı...
Efe, Ada'ya sevmeyi, paylaşmayı, korumayı, sorumluluk almayı öğretiyor.
Eğer bebeğiniz olacak diye evinizdeki dostunuzdan vazgeçmeyi düşünüyorsanız ne olur bana yazın. Bebeklerle köpekler, öyle güzel büyüyorlar ki....
Benim pamuk oğlum, nice sağlıklı yaşlara... İyi ki varsın, iyi ki gelip bizi onurlandırdın, yaşamımıza neşe kattın. Sensiz bir hayatı düşünemiyorum bile. Bir tanem, nice nice yıllara seninle birlikte....

16 Şubat 2010 Salı

ada'dan özden teyzesine kucak dolusu sevgiler

Tamam itiraf ediyorum bu kokoş, benim kızım. Nasıl oldu da böyle oldu hiç anlamadım. Şahsen benim bu sürece herhangi bir katkım olmadı. Bu açıdan bana benzemediği kesin ama yine de çok seviyorum ben bu kokoşu. Bu fotoğraftaki Ada'ya çok yakışan kreasyon ise sevgili Özden'in...

Dün bizim evden mutluluk çığlıkları yükseldi. Sevgili Özden'in düzenlediği I. Uluslararası Mıncırık Hediye Günü kutlamaları çerçevesinde kocaman bir paket geldi bizim eve. Çekilişte biz, kutlamaların evsahibesi Özden'e çıkmışız. Sevgili Özden, Ada'yı mutlu etmek için tam bir seferberlik düzenlemiş. Kutunun içinden dört ayrı paket ve bir de kart çıktı. Ada, her bir paketi çığlıklar atarak açtı. Kumbaraya ve ayıcık ailesine bayıldı. Evdeki bütün bozuk paraları, kumbaranın içine doldurduk. Özden teyzesi sayesinde, Ada para biriktirmeyi öğrenecek. Ben, bu kumbarayı Özden'in sitesinde görüp çok beğenmiştim zaten.

Dünya tatlısı Can'ın kendi elleriyle seçtiği ayıcık ailesi, tek kelimeyle muhteşem. Ada, hemen saymaya başladı: Anne ayıcık, baba ayıcık, Can ayıcık... Sonra ayıcıkların elbiselerini giydirip, çıkarmaya başladı. Özdenciğim, Ada dünden beri hadi Can'a gidelim diyor. Elinde bir araba... Can'a verecekmiş... Yakındır ziyaretinize gelmemiz.

Ama benim kokoş kızım, galiba en çok bu harika bluz ile Özden'in kendi elleriyle ördüğü şapkayı sevdi. Anında üzerinde ne varsa çıkarıp bluzunu giydi, şapkasını taktı. Bütün gece de çıkarmadı. Sabah kalkar kalkmaz ilk iş, yine şapkasını giydi. Az önce de anneanneye bluzuyle şapkasını göstermeye gitti.
Sevgili Özden, Ada'yı ve beni öylesine mutlu kıldın ki sana ne kadar teşekkür etsek az... Minik bir kızın ta yüreğine işleyen bu armağanları büyük bir özenle ve sevgiyle seçip hazırlayarak, ona değer verip önemseyerek benim kızıma çok önemli şeyler öğrettin. Ada'ya sizin sitenizi, Can'ın resimlerini gösterdim. Artık hepinizi tanıyor ve "Üsden" teyzesiyle Can'a kucak dolusu sevgiler gönderiyor.
O güzel kartına da ben el koydum. Ve dost olmak için, paylaşmak için, merak edip endişelenmek için illa aynı yerde olmak gerekmediğini bir kez daha anladım. Paketleri Ada açtı ama asıl armağanı ben aldım: Kocaman bir yüreği olan dünya güzeli bir dost kazandım... İyi ki varsın, iyi ki seni tanıdım...

12 Şubat 2010 Cuma

ben çocukken...

Ben çocukken
Dedemin bir bahçesi vardı
Fasulyeyi, domatesi, salatalığı dalında ilk orada gördüm ben
Güneşin kızartıp ısıttığı domatesi dalından koparıp yeme zevkine de orada erdim
İtiraf ediyorum yıkamadan hem de...
Ben çocukken
Ne güzeldi kalabalık aile yemekleri
Teyzem, dayım, anneannem, dedem...
Daha ortada sadece Alev ve ben vardık
Meydan bizimdi
Dedem eli kolu hep dolu gelirdi eve
Bizim çikolatamız, meyvemiz de cebinde...
Ben çocukken
Alevle o bahçede oynardık
Tencerelerimizin içine toprakla su koyup çamurdan çorba yapar
İçine de yapraklar atardık...
Ben çocukken
Anneannem kurabiye yapardı bize
O kurabiyelerin tadını bir daha asla bulamadım hiç bir yerde
Bazen üzerine tereyağı sürer bazen de çaya batırırdık
Bir de su böreği
O da bir anneanne klasiğiydi
Ama öyle her zaman yapılmazdı
Zahmetliydi
İncecik açılmış kat kat yufkalardaki un ve tereyağı kokusu beni benden alırdı
Ben çocukken
Ne video, ne DVD, ne CD, ne de bilgisayar vardı
Televizyon bile dört-beş yaşında girdi hayatıma
Önce siyah-beyaz, sonra renkli
Ama olmasa da olurdu
Yine de favorim, 23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenliği'nde gösteri yapan çocuklardı
Halit Kıvanç sunardı gala programını...
Ben çocukken
Siyah önlük giyerdi çocuklar okula giderken
Tüm üç yıl ağladım her sabah okula gitmemek için
Halit öğretmenim, eve dönerken özenle paltolarımızı giydirir, atkımızı bağlardı
Boyum sadece 1 metre 15 santimetreydi
Sınıfın, hatta okulun en küçüğü bendim
Alanur diye bir arkadaşım vardı
En az iki katım
Beni korkutmak için sinekleri tutup cebime koyardı
Ağlaya ağlaya Halit öğretmenime koşardım
Sinekleri cebimden çıkarır gözyaşlarımı silerdi sevgiyle
Büyüyünce affettim Alanur'u ama bir daha da konuşmadım...
Ben çocukken
Barbieler henüz yoktu
Ama çok güzel bebeklerimiz vardı
Annemiz onlara elbiseler örerdi
Ve kocaman bir trenimiz
Hem de uzaktan kumandalı
Sonra bir de pilli kırmızı arabamız
Mercedes
Önünde arması bile vardı...
Ben çocukken
Alevle evcilik oynardık
Sonra da kavga ederdik
Onunla kavga etmek bile baldan tatlıydı
Pazenden pijamalarımız vardı sıcacık
Geceleri korkar yanıma gelirdi
Ettiğimiz kavgaları unutur sarılır birbirimize uyurduk
Ben saklardım çikolatalarımı
O bulur yerdi...
Ben çocukken
Annem bize hep kitap okurdu
Okumayı öğrenince de biz ona
Öyle cicili bicili kitaplar pek yoktu
Kemalettin Tuğcu okumaya gönlüm sadece iki kez katlanabildi
Büyükler'in Günahı'ndan sonra terkettim kendisini
Milliyet Yayınları'nın küçük, ciltli kitapları vardı
Üzerlerindeki kuşe cildi çıkarınca
Mavi kapakları çıkardı ortaya
Bayılırdım
Tekrar tekrar okurdum
İçlerinden birinin adı Kediler Kralı'ydı
Küçük bir oğlanın ya da kızın bit pazarından aldığı
Sihir yapabilen kedi Karbonel'in öyküsüydü
Kitaplar, en favori doğumgünü armağanımdı
Sonra Gülten Dayıoğlu...
Vasconcelos'un Şeker Portakalı'nı kaç kere okudum saymadım
Zeze, her dayak yediğinde ben de yemiş gibi olurdum
Portuga'ya tren çarpıp şeker portakalı kesildiğinde damlalar dökülüverirdi gözlerimden sessizce
Ben çocukken
Babamın bir pikabı ve 45'likleri vardı
Barış Manço'yu, Cem karaca'yı, Zeki Müren'i, Neşe Karaböcek'i ilk plaklardan dinledim...
Ben çocukken
Başbelasının tekiydim
Yaramazdım
Hayat dergisinde gelecekte uyanmak için dondurulan insanları okuduktan sonra
Koca kara sinekleri buzlukta dondurmuştum
Sırf çözüldüklerinde tekrar hayata dönecekler mi görmek için
Annem buzluğu açıp sinekleri görünce deliye dönmüştü
Bir de minik mikroskobum vardı
Nasıl kıymetliydi
Küçük kesit bıçağımla incecik parçalar keser
Lamla lamelin arasına sıkıştırıp bakardım...
Ben çocukken
Annem kızınca tutar kolumuzdan banyoya kapatırdı bizi
Alev korkardı
Ben ablaydım
Banyoya sakladığım mumu yakardım...
Ben çocukken
Horoz şekerleri vardı
Babam kızmıştı içinde boya var diye
Hiç yiyemedim kaldı içimde ukte
İlk horoz şekerimi 30 yaşında yedim, sevmedim...
Ben çocukken
Havanım teyze ve Melde abla vardı komşularımız
Teklifsiz girer çıkardık evlerine
Melde abla bize küçük hamurlar kızartırdı
Şimdi ikisi de melek oldu...
Ben çocukken
Her şey ve herkes, sahici, güvenli ve sevgi doluydu...
Ben çocukken
Mutluydum, hem de çok mutlu...

9 Şubat 2010 Salı

hastayız

Benim minik meleğim hasta. Hem de ilk defa böyle hasta...
Geçen hafta öksürükle başladı. Hemen gittik doktorumuza. Bakalım neremize mikrop kaçmış diyerek muayene etti Ada'yı. Kulaklar temiz, akciğerler temiz, ateş yok, boğaz kırmızı: Üst solunum yolları enfeksiyonu.
O gece hiç uyumadık. Çünkü Ada, ilk kez öksürükle tanıştı. Korkmasın diye hepimiz öksürdük, en güzel kim öksürüyor yarışması yaptık, tabii ki Ada kazandı, ama korktu işte.
İkinci gün burun akıntısı da başladı.
Her ne kadar ateş olmasa da oldukça şiddetli bir grip geçiriyoruz. Doktor dedemiz sayesinde herşey kontrol altında. Uzun süre sonra ilk defa geceleri uyumadık. Ada, yorgunluğa dayanamadı günde iki kez uyudu.
Birkaç gündür doğru düzgün birşey yemediği için de zayıfladı.

Ne uykusuzluk ne yorgunluk... Bana böyle zamanlar en zor geleni, onu evde bırakıp işe gitmek... Bana en çok ihtiyacı olduğu anda yanında olamamak...
Bugün biraz daha iyi ama. En azından sabah kahvaltısını etti. Bebekleriyle muhabbet etti. Herkesi evine çağırdı. Çorba yapacakmış onlara, içine de portakal sıkacakmış. Çok güzel olacakmış. Üzüm gözlüm, sen yaparsın da kötü olur mu? Sen yeter ki iyi ol, annen hiç uyumasa da olur...

2 Şubat 2010 Salı

benim pamucuğum

Benim saçları leylak kokan kızım,
Şimdi sen uyuyorsun. Kiraz dudaklarınla kimbilir hangi düşe gülümsüyorsun. Bilmiyorsun ki tatlı yüzündeki o gülümseme, annen için armağanların en güzeli...
Dışarıda lapa lapa kar yağıyor yine... Bir dışarıya, bir sana bakıyor ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum.
Seninle her gün sürprizlerle dolu. Bugün elindeki makarnaları birden ona kadar sayıp şaşırttın beni. Dün de ayıcığına sen yiyemezsin çünkü ağzın yok diyerek güldürdün. Büyüyorsun hasır kirpiklim hem de nasıl bir hızla... Ben daha bebeklik kıyafetlerinle vedalaşmayı başaramamışken geçen ay aldıklarım bile kısacık geliyor. Bazen zamanı durdurabilmeyi istiyorum. İstiyorum ki hep çocuk kal. Benim ol. Biliyorum büyüdükçe bireyselleşip uzaklaşacaksın. Benimki umarsız bir çaba işte...

Bu hafta Annelerin Dünyası'ndaki konumuz, "kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş". Her ne kadar kirpiye yavrusu pamucuk görünürmüş deyimini tercih etsem de ikisinin de ne kadar doğru olduğunu şu iki yılda anlamış durumdayım.

Sen, benim miladımsın pamuk ellim. İçim dışım sen, fikrim zikrim sensin... Bazen hayran hayran seni seyrederken yakalıyorum kendimi... Gözüm dünyayı görmüyor. Ne kadar cadılık yaparsan yap, ne kadar yaramaz olursan ol bu dünyadaki en güzel yavru sen, en zekisi sen, en muhteşemi sen... Sen, bir yana dünya bir yana...
Evet çocuklarımız, dikenlerine rağmen bize pamucuk görünüyorlar. Çünkü başka hiç kimseyi onlar kadar sahiplenmiyor, onlar kadar içselleştirmiyoruz. Başka hiç kimse için bu kadar emek harcamıyor, kendimizden bunca vazgeçmiyoruz. Onlar demek, biz demek.
Zaten insan hayatında kaç kere böyle bir mucizeye tanıklık eder ki. Ellerin, ayakların, gözlerin, kirpiklerin... Hangi birini saysam, hangi birine methiyeler yazsam...
Onların üzüntüsü bizim üzüntümüz, onların başarısı bizim başarımız... İster dahi, ister değil... Onların bizim gözümüzdeki yeri kavramların öyle ötesinde ki...
Uzun sözün kısası ha karga, ha kirpi... Hepsi anne... Yavruları ister kuzgun olsun ister pamucuk... Hepsi bir tane...
Sen de benim bir tanemsin bal yanaklım...
Aslında şu sıralar çok yorgun, biraz da tatsızım. Ama sen yanımda olduktan sonra hiç bir şeyin önemi yok. Yeter ki sen iyi ol... Gerisi boş bal yanaklım...