30 Mart 2010 Salı

adaloglar 3


Ada, şu sıralar bizi dumura uğratmakla meşgul. Kendisi, her an yeni bir inci yumurtluyor biz de şaşkın şaşkın kendisine bakıyoruz:
Ada: Anne, baraküda bicim eve asla gelmes di mi?
(Anne, önce baraküda'nın ne olduğunu, nasıl Ada'nın küçücük kafasına girdiğini düşünür hızla. Sonra Kayıp Balık Nemo'daki sahne aklına geliverir. İyi de iki yaşındaki bir bebe, baraküdanın adını nasıl bilmektedir?): hayır, asla gelemez.
Ada: Tabi gelemes. O sadece benim telefoda (televizyon) yaşayabiliyo.
Anne: (hala baraküdanın şokunda) yaa öyle tabii ki.


Baby TV: İşte bu mavi bir kayık.
Ada: O kayık diil ki yelkenli!
Baba: ...?

Teyze: Adacığım, bana yeni bir araba alalım mı?
Ada: Senin zaten var ya...
Anne: Şimdi ne yapmak istersin Adacığım?
Ada: Hadi hamuydan golum yapalım, kafasına kuydan takalım (golum, Yüzüklerin Efendisi'ndeki Gollum. Ada kütüphanede Hobbit'in çizgi romanını bulmuş. Yeni favori kitabı Hobbit. Bütün karakterlerin adını da öğrenmiş: Gollum, Bilbo, Gandalf...)

25 Mart 2010 Perşembe

bahar, efe ve aydedenin öbür yanı

Bahar geldi bizim buralara ceplerinde mutluluk ve neşe getirerek...
Üçüncü baharını çılgınca bir sevinçle karşılayan Ada, karanlık kış günlerini hiç sevmeyen Efesini alıp düştü yollara. Bütün bir kış Efe'yi gezdirme hayaliyle bütün mamalarını yediği için çoktan haketmişti bu onuru.

Efe, gezip yemyeşil otların tadını çıkarırken Ada, salıncakları denedi önce. Sonra elli-altmış kez kaydı hem de büyük kaydıraktan ve tek başına.

Sonra file bindi burası kuyruğu, burası hortumu, burası gözü, burası da ağzı diye.

Kendisine ikram edilen çubuk krakeri başını iki yana sallayarak kibarca reddetti. Çünkü annesi, tanımadığımız insanlardan hiçbir şey almamalıyız demişti bir keresinde. Sonra annenin yanına gelip sessizce "biz de alalım kyakey" dedi. Bir koşu gidip alınan kraker, banklara oturulup büyük bir mutlulukla kıt kıt kıt diye kemirildi.

Sonra Efesini gezdirdi parkta uzun uzun. "Gel olum, gel Efe" diye. Yanına gelip senin mi diye soran çocuklara evet dedi Ada hanım. Ve kimsenin dokunmasına izin vermedi Efesine. Tıpkı Efenin onu koruyup kolladığı gibi.
Ama bombayı sallanırken patlattı. Bir ara gökyüzüne bakıp yarımayı gördü:
Aydedenin öbüy yayısı nere gitmis anne?

17 Mart 2010 Çarşamba

ada okuyor

video

Efendim bilmem ki ne demeli? Armut dibine düşermiş, körle yatan şaşı kalkarmış, üzüm üzüme baka baka kararırmış falan filan... Adacığım da bana benzedi işte. Kendisi minik bir kitap kurdu oldu. Yatıyoruz kalkıyoruz okuyoruz son altı aydır.

Elindeki kitap, son haftaların favorisi olan "İyi ki Varsın!" İş Bankası Yayınları'ndan. Bir abla ile küçük kızkardeşinin öyküsü. Biz kitaptaki öyküyü abla Ada ve küçük kardeş Eylül olarak biraz değiştirdik.

Ada: (...) Abla Ada iki teterletli bisikletine biney sonra evine didey

Küçük kardeş biraz korkay

Küçük kardeş...

Abla Ada resim yapay ve didey

Abla Ada yüzer coppidi coppidi yüzey

Abla Ada paten kayay

Abla Ada okula didey

Ablacım seni seviyom

Bittiiiiii

15 Mart 2010 Pazartesi

ada tiyatroda

Ada, ilk kez tiyatroya gitti bu haftasonu.
Uzunca bir aradan sonra sevimli çetemizi toplayıp Pembe Kurbağa Tiyatrosu'na götürdük. Tanımadığı mekanlar konusunda pek bir duyarlı olan Ada, bu kez iç sorun çıkarmadı anneye. Sevgili arkadaşları Mira, Selin ve Zeynep'le minderlerin üzerine oturdu ve yarım saat süren oyunu büyük bir dikkatle izledi.

Her zamanki gibi pek bir mesafeliydi. Sevgili Ali Nihat Yavşan'ın tüm çabalarına karşın el sallamadı, kendisine dokunması için uzatılan şeylere şöyle bir parmağını uzattı ama çok eğlendi.

Ponpon Kuyruğun Pastası, arkadaşlarıyla doğumgünü pastası pişirmek isteyen beyaz, sevimli bir tavşanın öyküsü. Üç yaş altı bıdıklar için harika bir deneyim...

Oyunun sonunda Ponpon Kuyruk ve arkadaşlarının pişirdiği kurabiyelerden verdiler çocuklara. Ve kapıya kadar uğurladılar. Sayelerinde çok güzel bir gün geçirdik.
Fotoğraflarda altın lüleleri görünen kar tanemiz, yine muniseliğinin doruğundaydı. Mira, bıcır bıcır konuşuyordu. Biraz geç kaldığı için ortama alışamayan Zeynep, annesinin kucağından seyretti oyunu.
Not: Fotoğraflar, Çiğdem'in objektifinden. Unutkan anne, Ada'yı ve kendisini toplamaya çalışırken akşamdan hazırlayıp masanın üzerine koyduğu makineyi evde unutttu.

12 Mart 2010 Cuma

sıkı dostlar

Kim demiş bebekle köpek aynı evde olmaz diye. İşte bizim evin melekleri. Son zamanlarda her an böyle sarmaş dolaş, yanak yanağa, kucak kucağa.

Ada büyüdükçe Efe en yakın arkadaşı olmaya başladı. O küçücük kollarını Efe'nin boynuna dolayıp sevgiyle kafasından öpüyor (Efe'nin kafasının üzerindeki tüyler öyle yumuşak öyle ipeksi ki. Tam öpmelik...). Efe, gel sana sarilcam diye peşinden koşuyor. Ona kitap okuyor, yemek pişiriyor... Bazen ikisi uzun sohbetlere dalıyorlar. Ada, ne yaptıysa o gün bir bir anlatıyor Efe'ye.

Geçenlerde Efe'nin bakımını da üstlendi küçükhanım. Artık o tarıyor Efe'nin tüylerini. Öyle nazik ve yumuşakça kavrıyor ki Efe'yi başının altından. Koridordan geçerken Efe'nin mama-su kabını da kontrol ediyor ve Efe'nin maması bitmiş diye haber veriyor bize.

Peki Efe, memnun mu bu işten? Tabii ki her zaman değil. En tatlı uykusundan uyandırılıyor, kimi zaman rahatsız ediliyor. Ama hiç ses çıkarmıyor benim yüce gönüllü oğlum, hiç şikayet etmiyor. Sessiz sessiz Ada'nin önüne koyduğu oyuncak tencerenin içindeki oyun hamurundan yemekleri kokluyor, Ada'ya tüylerini taratıyor, Ada'nin atmaya çalıştığı oyuncaklarını tutup getiriyor.
Bize gelince, bir yandan bu ikilinin muhteşem görüntüsünün tadını çıkarıyoruz bir yandan da aralarındaki dostluğu kendi çıkarlarımız için kullanıyoruz. Biliyoruz ki "aaaa portakal suyunu Efe içip büyüyecekmiş" dediğimizde o portakal suyunu içecek Ada. Ya da "yemeğini yersen büyüyüp kocaman olursun, bu bahar Efe'yi sen gezdirebilirsin parkta" dediğimizde o yemeğin biteceğini de biliyoruz.
Uzun sözün kısası biz bu meleklerle çok güzel vakit geçiriyoruz. Havaların düzeleceği, meleklerin yeşil çimenlerin üzerinde mutlu mesut birbirlerini kovalayacağı günlerin gelmesini bekliyoruz...

4 Mart 2010 Perşembe

saklambaç

Ada'yla saklambaç oynuyoruz evde. Gözlerimi kapatıyorum ellerimle ve başlıyorum saymaya: Bir, iki, üç, dört, beş... Sağım solum sobe, saklanmayan ebe
Ada hanım bağırıp bilgi veriyor saklandım, haydi beni bulun diye.
Kafasını koltuk örtüsünün altına sokmuş:)
Zor oluyor ama hiç gülmüyoruz, bozuntuya vermiyoruz, koltukların altına, kapıların arkasına bakıyoruz. Nerede bu Ada, nereye gitmiş diye birbirimize soruyoruz

O da, çıkarıp kafasını "işte buydalim" diyor. Onu bulduğumuz için çılgınca seviniyoruz... Orasını burasını öpüyoruz. Kurtarıyor kendini, saklanıyor yine. Bu kez öteki koltuğun örtüsünün ya da perdenin altına. Ne yapalım arıyoruz bütün evi bir kez daha...
Not: Lütfen bu devekuşu eğilimi geçici bir şey olsun şu son günlerdeki cadılık hali gibi. Bir ay sonra geçip gitsin. Ada, her şeye "istememe, istememe" demesin. Eskisi gibi su damlası olsun. Lütfen...

3 Mart 2010 Çarşamba

pınar teyzenin çiftliğinden

Arada böyle koliler geliyor bizim eve uzaklardan. Taa Nazilli'den. Kolinin kapağını açtığınızda böyle bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz. Pınar teyzemiz, sevgiyle yetiştirdiklerini yine sevgiyle paketleyip gönderiyor bize Ada'mız yesin, büyüsün diye.

Bunlar, domates canavarı Ada hanımın salkımları... Nasıl koktuklarını anlatamam size. Dedem, bahçesinde yetiştirirdi. Her birine dokunarak, okşayarak... Güneşte kızarmış, sıcacık domatesleri dalından koparıp yerdik biz de. İşte o domatesler gibi kokuyor...

Hiç tanımadığın birinin gösterdiği özen, insanın nasıl hoşuna gidiyor. Kabakların hepsi, tek tek kağıtlara sarılmış ezilmesin, zedelenmesin diye. Anne eli, değdiği her yeri güzelleştiriyor.
Bunlar da salçamız. Onların da kokusu bambaşka. Bir de Pınar teyzenin gönderdiği kırmızı buğday unu var. Nasıl ekmekler yapılıyor o unla. Hani anlatılmaz yaşanır. İyisi mi siz kalkıp gelin, hepsini birlikte yiyelim. Ada, sofrayı hazırlıyor bile.
Geçen sefer kolide bebek havuçlar vardı. Ben ilk kez gördüm bebek havucu da, havucun upuzun yemyeşil bir sapı olduğunu da. Ne yazık ki daha resmini çekemeden kıtır kıtır yenip bitti hepsi. Şehirde yaşamak adına ne çok şeyi yitiriyoruz aslında.
Bir yere yetişme derdi olmadan, koşmadan, trafikten uzak, yediğin içtiğin gerçek olan, mis gibi kokan bir yerde yaşamak şimdi nasıl güzel görünüyor gözüme.
Eskiden çılgınlık gibi gelirdi şehri bırakıp gitmek. Şimdi asıl cesaretin gitmek olduğunu anlıyorum. İnsanın kendisi, sevdikleri için... Efe'nin doyasıya koşabileceği, çimenlere yatıp serinleyeceği, Ada'nın ağaçtan topladığı meyveleri yediği bir çiftliğim olsaydı... Bunun için cesaretim olsaydı... Ah çekip gidebilsem keşke her şeyin sahici olduğu yerlere...