24 Mayıs 2010 Pazartesi

30. ay

Bu minik melek, varlığıyla bizi şereflendirmeye karar verip dünyaya geleli tam 30 ay oldu bugün.
24 Kasım 2007'de saat 9:38'de doğduğunda sadece 2.5 kilogramdı. O kadar küçük ve narindi ki dokunmaya korkuyordu insan. Hani şöyle ele avuca gelmesi birkaç ay almıştı. Şimdi 13 kilogramlık 97 santimetrelik bir küçük insan oldu. Artık dolu dolu sarılabildiğimiz, orasını burasını öpüp koklamaktan, mıncırmaktan çılgınca zevk aldığımız bir minik insan...

Kendisi bu 30 ay içinde çok büyük bir gelişme gösterdi. 2.5 kiloluk el kadar bir bebekten tamamen nevi şahsına münhasır, hemen her konuda kendine ait fikir ve görüşleri bulunan, kendi tercihlerini kendisi yapan, garip bir biçimde kararlarının sorumluluklarını da üstlenen, pek duygusal, pek sevecen, pek merhametli, zıp zıp zıplayıp yerinde duramayan, meraklı, bir o kadar da cesur küçük bir hanımefendiye dönüştü.
Son altı ayda çılgınca bir hızla geliştirdiği konuşması sayesinde sohbet eden ve edilebilen bir birey haline geldi. O minicik beyninin hiç durmadan çalıştığını, korteksi üzerinde kıvrım üzerine kıvrım oluşturduğunu hissedebiliyor insan.
Son üç ay içinde çekingenliği, korkuyu da öğrendi. Ve korkularının üzerine gitmeyi de...
Eskiden anne-babaların çocuklarının yaşını neden ay olarak söylediklerini hiç anlamazdım. Bu bıdıkların her ay, hatta her gün değiştiğini de bilmezdim.
Eskiden bir çocuğun büyümesinin nasıl bir mucize olduğunun da farkında değildim. Ada, 30 aylık olurken ben de onunla birlikte 30 aylık bir anne oldum. Benim beynim de hiç durmadan çalışıp bir anne beynine dönüştü. Duyarlılıklarım, önceliklerim, düşüncelerim, direncim, kısacası her şeyim değişti. Zordu bu 30 ay... Ama bir o kadar da güzeldi... Çünkü dünyadaki en büyük mucizeyi yaşadım. Çünkü bir küçücük hücreden nasıl bir bireyin varolduğunu gördüm. Çünkü hiç olmadığı kadar zenginleşti hayatım...
Biliyorum şimdi her şey belki biraz daha zor, ama çok daha güzel olacak.
Nice sağlıklı ve mutlu 30 aylara...

21 Mayıs 2010 Cuma

misin mi?


Ada, iki yaşına girer girmez birden konuşmaya başladı hem de öyle tek tek kelimelerle falan değil bildiğiniz uzun, kurallı cümlelerle. Kendisi, bağlaçları, edatları, tümleçleri pek yerinde, pek doğru kullanmakta. Gel gör ki tek bir falsomuz var: O da soru eki...
Ada: Anne sen de boya yapmak ister misin mi?
Efe, yemeğini yer misin mi?
Baba, beni sallar mısın mı?
Hiç düzeltmiyorum. Çünkü çok hoşuma gidiyor bu misin miler, musun mular...

Ada Hanım, son zamanlarda "gelin olmaya" da taktı. Nereden esti bilinmez geçen sene İlker ağabeyimizin düğünü için alınan bu elbise ve binbir güçlükle yaptırılan bu taç, şu sıralar kendisinin gözdesi. "Anne, hadi gelin oluyum ben" deyip üzerindekileri çıkarıyor. Elbise giyilip taç takılıyor. Ve ciddi ciddi oturuluyor... Nerden çıktı bu gelin olma sevdası henüz çözemedik ama son zamarlarda böyle ilginç bir gelin olma sevdası içindeyiz.
Ve kendisi her ağzını açtığında hepimizi dumura uğratmakta:
Ada: (Kendisine hayran hayran bakan, elini bacağını okşamaya çalışan Eylül'e) Eylül yaramazlık yapma. Düşersin kafan kırılır. Başka kafa da bulamayız, kafasız kalırsın.
**
Anneanne ile anne arabada giderken muhabbet etmekte, canlarının karpuz çektiğinden söz etmektedirler. Ada Hanım, derhal bilirkişi olarak konuya dahil olur:
Olmas, karpusun mevşimi gelmedi daha.
**
Teyze Eylül'ü severken birtanem der. Ada atlar anında:
Ben de bir taneyim.
**
Ada (Parka gitmek üzere evden çıkarken montunu giyer): Önünü kapatmaya geyek yok ki bahar geldi artık. Havalar ışındı
**
Anne, taksi şöförüne adres tarif etmeye çalışırken blok sözcüğünü unutur (bu anne, herşeyi unutabiliyor): Hastanenin önündeki... önündeki... neydi adı ya unuttum.
Ada: Byoklar anne, byoklar var ya anneannem oyda oturuyor.
Bugün anne-kız Sünger Bob seyrettik. Sünger Bob, yeni favorimiz.
Ada: Anne bak Sünger Bobla Patrik şaşkına dönmüş.
Anne: ..!!!
Ada: Anne, sen de şaşkına dönsene çok komük
Anne: ..!!!
Şaşkına dönen anneye gülerken koltuktan düşer ve bombayı patlatır
Güldüm güldüm düştüm ya...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

dört kitap

Bu kitapları ("Bisiklet Kızak ve Vapur", "Çayır, Ahır ve Çiftlik Evi", "Anne, Baba ve Yavru Ayı" ve "Kırmızı Kurbağa ve Yeşil Flamingo") birkaç ay önce bir kitapçıda çocuk kitaplarını incelerken gördüm.
Farklı boyutları yüzünden hemen dikkat çekiyorlar.
Uzun ince diye tanımlayabiliriz bu kitapları.
Kitabı açtığınızda bir sürpriz bekliyor sizi:
Resimler, eşleştirmelerle farklı şeylere dönüşüyor:
Mesela bisiklet resmini açtığınızda salyangoza dönüşüyor.
Gemi balinaya
Trense gergedana...
Acayip eğlenceliler...
Ben, birine alıp Ada'ya getirdim. Serinin diğer kitaplarını da Ada, kütüphanede rafları karıştırırken buldu.
Böylece hepsini okumuş olduk.
Tudem Yayınları'ndan çıkan bu kitaplar, Hırvat yazar ve ressam Svjetlan Junakovic'e ait.
Resimler, gerçekten çok güzel.
Junakovic, Zagrep Güzel Sanatlar Akademisi'nde ve İtalya'daki uluslararası bir okulda ders veriyormuş.
Metinler, tekerlemelere benziyor.
Gel gör ki çoğu yerde bu tekerlemeler uyumlu olmaktan çok uzak.
Keşke çeviriye biraz daha emek verilseymiş.
O zaman tam koleksiyonluk olacakmış.
Yine de kitaplar, büyüklerin bile ilgisini çekiyor.
Bu resmin ardından ne çıkacak, nasıl çıkacak diye meraklanıyor insan.
Ada, kütüphanenin kitaplarını iade ederken genellikle sorun çıkarmıyor.
Ama bu kitapları çok sevince iade etmek istemedi.
Biz de eksik olan kitapları alıp kütüphanesine ekledik.
Şimdi sayfaları açıp tek tek sayıyor her şeyi.
Bu arada Tudem Yayınları'ndan çıkmış çok güzel çocuk kitapları var:
Ama Bonbon ve Kütüphanedeki Aslan, bizim en favori kitaplarımız arasında.
Ama Bonbon, tek başına bir yazıyı hak ediyor.
Eğer yayınevinin kendi sitesinden alışveriş yaparsanız indirim yapıyorlar.
Kesinlikle tavsiye ediyoruz.

13 Mayıs 2010 Perşembe

ada'nın kitaplığı

İşte bu, Ada'nın kitaplığı. Önceleri benim kitaplığımın bir rafını boşaltıp Ada'nın kitaplarını oraya dizmiştim. Ada, çalışma odasını pek sevmediği ve kitapların kapaklarını göremediği için oradaki rafı da kullanmadı.
Ben de Ada'nın kolayca kullanabileceği bir kitaplık bulmak istedim. Bu kitaplık, tam onun boyuna göre. Altındaki tekerlekler sayesinde dönebiliyor. Böylece arkadaki kitaplara da kolayca erişebiliyor Ada. Yine biçimi sayesinde kitaplarını tek tek görebiliyor ve kolayca istediği kitabı alabiliyor. Kitapları okuduktan sonra tekrar kitaplığa yerleştirebiliyor.
Kendisine ait bir kitaplığının olması ve kütüphane ziyaretlerimiz, Ada'nın kitaplarla ilişkisini de geliştirdi. Tüm kitaplarının birarada olması, hangi kitabı okuyacağımıza kendisinin karar vermesi çok hoşuna gidiyor. Bazen arka arkaya yedi sekiz kitap okuduğumuz bile oluyor. Bazen de aynı kitabı tekrar tekrar okuyoruz. Resimlerdeki ayrıntılardan oyunlar türetiyoruz. Mesela Pırtık Tekir'de Hüsnü ve diğer müzisyenleri dinleyenler arasında çok ilginç tipler var. Her bir karakter hakkında kendi öykümüzü kuruyoruz. Ya da Sakar Cadı Vini kitaplarında örümcek avına çıkıyoruz.
Kitapları sevmesi, benim de işimi kolaylaştırıyor. Arabaya koyduğumuz birkaç kitap, trafikte sıkılmadan beklemesini sağlıyor. Ben araba kullanırken o da bana kitap okuyor.
Ada'ya aldığım kitapları ona vermeden önce mutlaka ben okuyorum. Böylece ardı ardına sorduğu "neden", "nasıl" sorularını yanıtlama şansım oluyor. Ve değiştirilmesi gereken bir şey varsa önceden önlem alabiliyorum. Bir tür sansür de diyebiliriz buna. Çocukları yiyen kocaman devler, Kırmızı Başlıklı Kızı çıkarmak için karnı yarılan kurt, vahşi cadılar... Bunlar, bırakın soyut düşünme yetisi gelişmemiş çocukları beni bile rahatsız ediyor.
İş Bankası'nın El Yazısı Öğreniyorum Serisi, klasik masallar için harika bir seçenek bence. Mesela Uyuyan Güzel'de cadı yerine sevimli ama huysuz bir peri var. Külkedisi'nde üvey anne ve üvey ablalar yok. Külkedisi, evin en küçüğü ve ablaları da biraz kaprisli. Kırmızı Başlıklı Kız'da ise kurt, kimseyi yemiyor. Eve gelen avcı ise, kurdu cezalandırmak için karnını deşmek yerine hayvanat bahçesine götürüyor. Yine bu kitaplarda her sayfaya gizlenen sarı ördek, algıda seçiciliğin gelişmesi için harika bir olanak sunuyor.
Bu arada Ada'nın kütüphaneye son ziyaretimiz sırasında seçtiği bir kitap (Tudem Yayınları'ndan "Ellerimi Yıkamak İstemiyorum"), beni büyük düş kırıklığına uğrattı. Tudem, benim çok beğendiğim bir yayınevi. Çok güzel çocuk kitapları var. Ada, daha önce aynı yazarın (Tony Ross) "Hastanaye Gitmek İstemiyorum" adlı kitabını seçmiş ve çok sevmişti. Bu kitap da güzel başlıyor aslında. Oyun oynadıktan, hayvanları sevdikten, tuvalete gittikten ve hapşurduktan sonra ellerimizi yıkamamız gerektiğini hatırlatıyor. Sorun, Prenses neden diye sorduğunda başlıyor. Ellerimizde, hayvanlarda ve diğer yerlerde mikropların yaşadığından ve bunların korkunç olduğundan söz ediliyor. Resimler de bu korkunçluğu destekliyor. Ben, mikroplardan ölesiye korkan, çılgınca kendini temiz tutmaya çalışan bir kaç insan tanıdım. Ve çocuklarda bu tür obsesyonların kolayca geliştiğini biliyorum. Korkunun öğrenilen bir şey olduğunu ve yaşamı gerçekten kısıtladığını da biliyorum. Kitabı, önceden okuma şansım olmamıştı. Ada'yla birlikte okurken korkmaması için resmen yeniden kurguladım ve ardından da hemen iade ettim. Gerçek yaşamlarımızın bir parçası olan unsurlar, cadılardan devlerden çok daha fazla ürkütücü olabiliyor.
Bence çocuklar için kitap, oyuncak, hatta kıyafet bile seçerken bir çocuğun gözünden bakmak gerekiyor hayata. Eğer dünyayı bir çocuğun gözünden görmeye çalışırsanız onları neyin korkutacağını, neyin rahatsız edeceğini, neyin neşelendireceğini de daha iyi anlayabiliyorsunuz. Çünkü yapacağımız ufacık bir hata, yaşam boyu kalıcı etkilere yol açabiliyor.

6 Mayıs 2010 Perşembe

hayat, anneler günü ve yara bantları

Hani bazen öyle yorgun, öyle bitkin, öyle bıkkın, öyle umutsuz olur ya insan
Ne dalları tomurcuğa duran ağaçlar, ne ötüşen kuşlar, ne gelen bahar bir teselli verir...
Hani bazen öyle, öyle çok gelir ki omuzlarınızdaki yük
Artık taşıyamayacağınızı düşünürsünüz...
Hani bazen yeryüzündeki en yalnız, en yorgun, en talihsiz insan olduğunuzu düşünürsünüz
Ne kadar şanslı olduğunuzu unutup...
Hani bazen gözünüzün kenarında düşmeye hazır bir damla, boğazınızda kocaman bir düğüm
Bakarsınız çevrenize sorularınıza bir cevap arayarak...
Eğer bakmasını biliyorsa gözleriniz, tam da yanıbaşınızdadır aslında
Bu yıl aradığım cevabı da aldım anneler günü armağanımı da:

Eğer ceplerinizde rengarenk yara bantları varsa
Ve yanınızda sizi seven insanlar
Hayat acıtamaz canınızı...
Acıtsa bile bir minik melek gelir, sihirli dudaklarıyla bir öpücük kondurur yaranızın üstüne sonra rengarenk bantları yapıştırır geçer gider...
Not: Ben, anneler günü hediyemi buradaki yavrulara gönderiyorum. Kızımı da burada bulmuştum yıllar önce. Şimdilik yüreğim elvermiyor gidip onları ziyaret etmeye. Çünkü biliyorum ki gitsem hepsini toplayıp bizim eve getirmek isteyeceğim, aklım onlarda kalacak. Buraya bakınca ne demek istediğimi anlayacaksınız. Umarım bir gün kocaman bir bahçem olacak ve gelip benimle birlikte yaşayacaklar. Onların dili yok, sadece gözleriyle konuşuyorlar tabii insanlar dönüp gözlerine bakarlarsa. Yardım isteyemiyorlar... Bu dünyayı yaşam hakkına saygı duyan duyarlı anneler ve onların çocukları değiştirebilir ancak. Ne olur bu kimsesiz, yapayalnız yavruları da unutmayın... İki günde solacak çicekler almak yerine onların karnını doyurun, yaralarını sarın. Onların size çok ihtiyacı var...
Anneler gününüz kutlu olsun efendim...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

işte geldik...

Şimdi nereden başlasam, ne yazsam, nasıl özür dilesem hiç bilemiyorum. Bıraktığınız yorumlar, gönderdiğiniz mailler beni nasıl duygulandırdı anlatamam. Bir yandan mutlu oldum böyle güzel insanları tanıdığım ve o güzel insanlar bize önem verip merak ettiği için, bir yandan da çok ama çok üzüldüm ve suçlu hissettim sizleri merakta bıraktığım için. İnanın böyle olacağını hiç hesaplamamıştım. Çok özür diliyorum herkesten. Kendimi nasıl affettirsem?

Biz iyiyiz ne olur merak etmeyin. Melikeciğim, seni korkuttuğum için ayrıca özür diliyorum. İnanılmaz yoğun geçen günler, baharla birlikte enerji dolan Ada ve Efe, onların tersine yorgunluktan tükenme noktasına gelen, ağzında aftlar, dudağında uçuklar çıkan anne...
Bir de Ankara Doğal Gaz... Gaz çalışmaları için geldiler, kepçeyle sokakları kazıp kabloları koparttılar, elektriğimizi, sıcak suyumuzu, telefonumuzu, internetimizi bozup gittiler. Ah ah benim güzide ülkem, benim güzel insanlarım... Biliyorum ilkokul çocuklarının ödev yapmama mazeretleri gibi oldu. Ama sahiden de telefonumuz, internetimiz yoktu...
Biz de vurduk kendimizi dışarılara... Güneşin, tomurcuklanan dalların, yemyeşil otların tadını çıkardık.
Ada, bu otları (isimlerini bilmiyorum ne yazık ki) koparıp koparıp üfledi havaya. Sadece bu otları koparmasına izin var. Çiçekler, yapraklar dallarında sevilmeli. Her canlının yaşam hakkına saygı gösterilmeli. Nasıl kanına girmiş, beynine işlemişsem Ada hanım, Mira'nın elindeki yaprakları görünce "yapyaklar koparilmas" diye hatırlattı arkadaşına.

Bu işten en çok Efemiz mutlu oldu.
Evde canı sıkılan güzel oğlum, her fırsatta çimenlerin üzerinde koştu durdu, yaprakların tadına baktı.

23 Nisan'da bizim mahalledeki okulu ziyaret ettik ki Ada gösterileri, danseden ablalarla ağbileri görsün diye. Gel gör ki kalabalık yüzünden pek birşey göremedi. Babasının boynuna tırmandı. Ama orada da rahat edememiş olacak ki evimize gidelim deyip durdu. 23 Nisan'dan ona elindeki bu oyuncak kaldı. Düğmesine basınca korkunç bir müzik eşliğinde ışıklar saçarak dönen alet, bizi geçtim Efe'yi bile sinir etti. Ada, her düğmesine bastığında susturun şunu diye havlayıp durdu.

Bu arada bir de kaza atlattık. İçi içine sığmayan, boyuna bakmadan orayı burayı kurcalayan Ada hanım, annenin bir an için arkasını dönmesini fırsat bilip tabureye çıkınca kayıp düştü. Nasıl olduğunu hala anlayamadığım bir biçimde gözünün yanını yardı. Annenin ömründen birkaç yıl daha gitti. Neyse ki önemli bir şey olmadı. Kremlerin yardımıyla yarayı iyileştirdik.

En önemli kısmı sona bıraktım. 25 Nisan, benim doğumgünümdü. Tıpkı doğduğum zaman olduğu gibi güneşli, harika bir Pazar gününe denk düştü. Zamanla olan kavgası yüzünden her doğumgününü buruk geçiren, içine kapanan ben, bu yıl bizim çetenin anneleri benim dünya güzeli arkadaşlarım Banu, Çiğdem ve Neslihan sayesinde rüya gibi bir gün geçirdim. Önce kızları, Küçük Hanımlar Küçük Beyler Tiyatro Festivali kapsamında harika bir oyuna götürdük. Oyunu mu seyretsem yoksa bizimkilerin yanyana dizilip İsviçreli ekibin oyununu seyretmesine baksam derken harika vakit geçirdim. Miracığım, kuzusuna sarılıp ciddi ciddi sahneye bakarken Ada ile Selin, ellerini kollarını sallayarak o harika müziklere eşlik ettiler.
Sonra Çıtır Simit'e gittik. Her ayrıntıyı düşünen arkaşlarım sayesinde dünya tatlısı kızlarımla pastamızı üfledik.
Ne garip bir yıl daha geçti, ben de koca kız oldum... Bir yanım hala küçüçük bir kız çocuğu, diğer yanımsa seksenlik bir nine... Bir yanım çılgın kahkahalar atıp hala büyük bir merak duyarken diğer yanım öylesine yorgun ve bezgin... Tıpkı doğduğum ay gibiyim... Ne zaman açacağı ne zaman yağacağı belli olmayan...
Ve bu yıl en büyük armağınımı siz verdiniz. Beni merak ederek, düşünerek, önemseyip umursayarak... Hani hep söylediğim gibi ben çok zengin bir insanım. Sonsuz teşekkürler hepinize. Herşey hep gönlünüzce olsun...