29 Temmuz 2010 Perşembe

ordan burdan

DSC_0036
Giderek bana benziyor bu hatun.
Burası, yeni favori yeri. Bir kitap seçip oturuyor köşeye. Başlıyor okumaya. Mır mır mır...
Arada soruyor:
-Anne, bu teyze niye ağlamış?
-(Ah anneciğim, o teyzenin niye ağladığını ne sen sor ne ben anlatayım) Önüne bakmamış, düşmüş, canı yanmış. Ondan ağlamış.
-Yara bandı yapıştıralım
-Yapıştıralım anneciğim

DSC_0043
Hiç çıkası yok evden. Ne söylersek söyleyelim fayda etmiyor. Ne park, ne zıpzıp. Mümkün olsa hiç çıkmayacak evden...
Efesi de yanındaysa değmeyin keyfine. Efemiz, biraz perişan bu sıralar. Sıcak, çoook sıcak...
Açıp göbüşünü yatıyor yerlere, orası ısınınca kalkıp başka yere yatıyor bu sefer. Bir de pöfffff diyor şikayet etmek için...
-Bak Efe burası nenis. Ben yüsebiliyom sen de yüsebiliyon mu? Anneeee, nenise gidelim mi?

banyo

Denize gitmemize daha vakit olduğundan biz de evin balkonunu, Ada hanımın kişisel havuzu haline getirdik. Bütün gün suyun içinde... Neredeyse havuzda uyayacak...

DSC_0021

Bu fotoğraf bir-iki ay öncesinin.
Şimdi görünce çok hoşuma gitti. Nereden çıktıysa gece yatmadan önce ayaklarına krem sürüyor. Fotoğraf makinesini görünce de sahte sahte gülümsüyor. Çok hoşuma gidiyor onu seyretmek...
Kabarık saçlarını birkaç hafta önce kestirdik. Bu defa kendisi istedi kuaföre gitmeyi. Ben geldim deyip oturdu kuaför koltuğuna.

DSC_0012

Şimdi böyle bakarken kaşlarının tıpkı babasına benzediğini farkettim. Baba yerine Metin diyor.
-Metin, yavaş sür arabayı.
-Sesini kıs Metin.

Resim 038

Ve hayatının aşkı: Alev teyzesi. Dünyasının merkezi, biricik sevgilisi...
Bence teyze olmak, anne olmaktan daha eğlenceli...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

bir veda, bir af dileyiş

Uzakta, çok uzakta kalan çocukluğumun bir parçasını daha yitirdim bugün
Hakan ağabeyim, melek olup gitti
Uyudu ve bir daha da uyanmadı
Bütün gün boğazımda taş gibi bir yumru dolaşıp durdum
Aklım, kaybıma ancak şimdi uyandı
"Hastaydı, hiç gün görmedi" dedi annem
"Yitik" diye düşündüm
Yaşanmamış, yaşanamamış bir hayat
Sonra o mu yitikti, biz mi yitiğiz bilemedim
Küçüktü evreni: annesi, babası, kardeşleri ve belki başka birkaç kişi
Yoktu ufacık bir kötülük aklından geçen
Aslında şanslıydı bir bakıma dünyanın pisliğine bulaşmak zorunda değildi
Hiç durmadan yoklayan nöbetler arasında kısacık bir yaşam sürdü
Kim bilir neyin özlemindeydi, nasıl bir hayattı düşlediği
Hiç birimize söylemedi
Biz de sormadık
Günlük yaşamın koşuşturmacalarına öylesine dalmıştık ki
Yapmamız gerekenler, yetişmemiz gerekenler arasında öylesine yitmiştik ki
Sadece adı geçtiğinde geldi aklımıza
Çünkü talep eden biri değildi, yoktu kimseden bir istediği
Ve uykusunda hepimizi bırakıp gitti
İnsan gidenlerin ardından onlara değil kendine ağlar aslında
Kaybına, elinden kayıp gidiveren olanaklara
Şimdi benim yaptığım gibi
En çok da bir resmini bile bulamayışım koydu bana
Güle güle Hakan ağabey
Gelemedim, gelmedim ziyaretine, arayıp sormadım
Artık çok geç biliyorum ama
Ne olur affet beni
Güle güle
Nur içinde, huzur içinde uyu...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

dilaver, nalan ve kocaman bir teşekkür

Geçenlerde yazmıştık çok eğlenceli kitaplar keşfettik diye. Ve Bilge Kültür & Sanat Yayıncılık'tan çıkan serinin iki kitabını bulamadığımızdan dert yanmıştık.
Dünya tatlısı Tuğra'nın güzeller güzeli annesi Emine, kitapları bizim için bulup gönderdi. Ada, bana hediye gelmiş çığlıkları arasında kargo paketini açtı. Emine'nin onun için hazırladığı paketi kenara ayırıp önce kitaplarına baktı. İki kitabı da en az beş kere okuduktan sonra hediyesini açtı. Ve Emine'nin aldığı (Ada'nın deyimiyle) çıkarılabilir kıyafetli çatalla kaşığı bir daha kendisinden almak mümkün olmadı. Çatalla kaşık, Ada'nın çantasının içinde bizimle birlikte her yere gidiyor artık.
Önce artık ezberlediğim kitapları özetleyeyim:
İlki "Onu Geri Ver Dilaver". Orijinal ismi "Give That Back, Jack!"
Baygın bakışlı Dilaver, kimin elinde ne görürse izin falan istemeden alıveriyor. Bebeklikten başladığı için bu işte pek deneyimli... Arkadaşlarının oyuncaklarını, yiyeceklerini, kalemlerini, kısacası görüp hoşlandığı her şeyi alıp atıveriyor cebine. Herkes "onu geri ver Dilaver" diyor ama nafile... Baygın bakışlı Dilaver, bildiğinden şaşmıyor. Derken bir gün okuldan arkadaşlarıyla hayvanat bahçesine gidiyorlar. Dilaver, şempanzelerin muzları, penguenlerin balıkları derken haddini aşıp aslanın kafesine giriyor ormanlar kralının topunu çalmak için. Topunu bir bacaksıza kaptırmanın öfkesiyle kükreyen aslandan kaçan Dilaver, sürüngenlerin kafeslerine geliyor. Burada Münevver ile tanışıyor. Ve serinin en trajik sonu...
Ada, Dilaver'e ama en çok da Münevver'e bayıldı. Ben de Jack'i Türkçeleştirmek için Dilaver'i kullanan çevirmene bayıldım.
Gelelim ikinci kitabımıza: "Yalan Söyleme Nalan" ya da "Don't Tell Lies, Lucy!"
Bu Nalan. Ben, şahsen tüm seri kahramanları arasında en çok Nalan'ı sevdim. Yüzünden hınzırlık akıyor. Hiç durmadan yalan söylüyor. Ama hakkını vermek lazım: Yalanları çok yaratıcı. Hani uğraşsan bulamazsın böyle güzide mazeretler. Nalan suçu korsanlara, hırsızlara ya da ressamlara atıyor. Gel gör ki ondaki bu yaratıcı zeka kıvılcımlarını göremeyen annesi, babası, teyzesi ve halası, yalan söylememesi için uyarıyorlar küçük hınzırı. Derken birgün dev bir dalga yaklaşıyor evlerine. Diğer herkesin de kendisi gibi yalan söylediğine dair zekasına yakışmayan, son derece gereksiz bir saplantı içindeki Nalan, babasının uyarılarını dinlemeyince kendini denizin ortasında buluveriyor.
Ben bu kitapları, gerçekten çok sevdim. Eğlendirmenin güldürmenin yanı sıra bana çok tatlı bir arkadaş kazandırdılar. Çok ama çok duygulandım. Böylesine çıkarsız, art niyetsiz insanların hala varolduğunu bilmek; sizi düşünen ve sizi mutlu etmek isteyen insanların olduğunu bilmek öyle güzel ki. Sevgili Emine, yaşadığım sürece hiç unutmayacağım bu armağanı. Umarım çevrende hep en az senin kadar duyarlı ve sevgi dolu insanlar olur. Sonsuz teşekkürler...

14 Temmuz 2010 Çarşamba

kısacık bir tatil

Bir minicik mola aldık günlük koşturmacalardan. Üç nesilden dört hatun, düştük yollara. Ada'nın havuz isterim, deniz isterim ısrarlarına dayanamayan anneanne ve teyzeyle birlikte rüya gibi bir haftasonu geçirdik.
Ve bir kez daha anladım ki benim kızım, gerçekten bir su damlası. Sabahın köründen akşamın bir vaktine, sıcak soğuk demeden tüm vaktini suyun içinde geçirdi. Kolluklarını takıp hepimizi yanından uzaklaştırdı ve yüzmeye başladı. Sanki yıllardır yüzermiş gibi kendi kendine teknikler geliştirdi.
Deniz, çok dalgalı olduğu için pek cesaret edemedik ama ilk kez, denizin kenarında oturup, gelen dalgalarla oynamayı, kumdan kale yapmayı denedi. Ayaklarının arasına kum girmesinden hiç haz etmese de deniz, deniz diye sayıklayıp durdu. Yaramazlık yapma deniz diye azarladı koca Akdeniz'i.
Ve aspirin beyazlığındaki anneye inat bronz bir afete dönüştü...
Havuz başında keyif yaptı.
Doya doya dondurma yedi.
Patates kızartması, meyve, domates ve çikolatalı pudingle beslendi.
Diğer çocuklardan görüp gönül koyduğu su arabasını da bulduk hemen. Keyfine diyecek yoktu.
Ve bir dakika ayrılmadı teyzesinden. Her anını onunla geçirdi.

Üç günün sonunda da haydi Ankara'ya gidelim, eve gidelim diye düştü yollara... Muhteşem bir yol arkadaşı, tatil arkadaşı oldu.
Bu arada, buradaydık. Ve çok memnun kaldık. Personel, yemekler, odamız... Her şey harikaydı. Özellikle de havuzlar... Zaten zamanımızın çoğu havuzda geçti...

8 Temmuz 2010 Perşembe

umur, hande ve baydur

Bu kitapları yeni keşfettik ve çok sevdik.
Ne yalan söyleyeyim aslında kitabı başlığında kendi adımı gördüğüm için aldım. Açıp okuduktan sonra da serinin diğer kitaplarını almaya karar verdim.
Öyküler, çocuk kitapları yazan Phil Roxbee Cox'a, çizimler ise Ian McCafferty'e ait. Bilge Kültür ve Sanat Yayıncılık'tan çıkmışlar.
Kitabın orijinal adı, "Dont' Be Greedy Graham". Yayınevi Graham adını Türkçeleştirirken Umur'u uygun görmüş. Aslında oburla kafiye yaptığı için bu ismi seçmişler sanırım. Bence çok güzel olmuş.
Öykü de kafiyeyle ilerliyor. Niye bilmem pek bir ruhsuz görünen Umur, her şeyi midesine gönderiyor. Annesinin "sağlığın elden gidecek" uyarılarına karşın hiç durmadan lıkır lıkır, çıtır çıtır, kıtır kıtır bir şeyler yiyor... Hatta yemek yerken öylesine kendinden geçiyor ki arkasından gelen domuz sürüsünü duymayıp onlarla birlikte bir domuz çiftliğini boyluyor. Tamam, kabul sonu pek bir saçma (diğer kitaplar için de aynı durum söz konusu) ama çok eğlenceli. Hala kilo vermeye çalışan bendeniz için de iyi bir hatırlatma oluyor: Oburluk yapma Umur...
İkinci kitap, "Lütfen De Hande". Orijinal adı "Say Please Louise". Yüzü hiç gülmeyen bet Hande, izin istemeden, lütfen demeden herkesin elindekini alıyor. Hiç durmadan bağırıyor, huysuzluk yapıyor ve istediği şeyler için tutturuyor. Sonunda onun bu betliğine dayanamayan papağanı bile bir fırsatını bulup kaçıyor. "Yeni bir hayvan isterim, isterim de isterim, hem de hemen isterim" diye tutturan Hande'yi babası bir pet shop'a götürüyor. Hiç bir hayvanı beğenmeyen Hande, sonunda öyle bir seçim yapıyor ki bir daha onu gören olmuyor.
Bu da Baydur'un hikayesi. "Uslu Dur Baydur"un orijinal ismi, "Don't Be a Bully, Billy". Yüzünde hınzırca bir gülümsemeyle Baydur, ona buna sataşıyor, arkadaşlarını canından bezdiriyor. Sonunda yaz ortasında kafasında bere, boynunda atkı, elinde eldivenle gezen Uzay diye bir çocuğun topunu almaya çalışıyor. Uzay, kendinden emin bir şekilde Baydur'a haddini bildirmesi için ağabeyini çağırıyor. Gelen ağabey'de Baydur'u artık kimseyi rahatsız edemeyeceği bir yere götürüyor.
Serinin diğer kitapları "Yalan Söyleme Nalan" ve "OnuGeri Ver Dilaver". Gel gör ki biz kitapçılarda bulamadık. Bulur bulmaz alıp Nalan'la Dilaver'in başına ne gelmiş bakacağız.
Birlikte eğlenerek gülerek kitap okumak istiyorsanız tavsiye ediyoruz bu kitapları. Çok kaliteli baskıları ve güzel çevirileri var.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

zaman

Zaman, hayatımın hiçbir döneminde bu kadar hızlı geçmemişti sanki. Hafta başlıyor, sonra pat diye Cuma geliyor. Yaşasın haftasonu geldi derken bir de bakıyorsun bitivermiş çoktan...
Ve hiçbir şeye yetmiyor bu kısa haftalar. Onca koşturmaya, yorgunluğa rağmen hep eksik kalıyor bir şeyler...
Ve her gün biraz daha büyüyorlar bu bıdıklar.
Bir gün kafanı çevirip bir bakıyorsun ki evde ne ara böyle olmuş dediğin bir varlık dolaşmaya başlıyor. Bır bır bır konuşuyor, fikir beyan edip muhalefet yapıyor.
Bizim çeteyi topladık haftasonu. Koşturmacadan, yolculuklardan, tatil planlarından minik bir fırsat bulup Banu'nun kurtarılmış bölge şeklindeki bahçesinde toplandık. Kızlar, önce Cenk'in fasulye çadırının tadını çıkardı.
Sonra da piknik yaptılar.
Bir yandan kekleri, börekleri yiyip bir yandan da o senin bu benim tartışması yaptılar. Yiyecek onca şeyin arasında bir paket çubuk krakerin peşine düştüler.
Çok önceden ayarlanmış başka bir program yüzünden çabuk ayrılmak zorunda kalmamıza rağmen arkadaşlarımızla bir saat bile öyle iyi geldi ki...
Bunlar da Banu'nun balıkları... Ada, güzellikleri karşısında hayran oldu.

Banu ile Mira'nın bahçesine Mayıs'ta da gitmiştik. Ama bir türlü fotoğrafları toparlayamamıştım. İşte bu fototğraflar, o günden. O sıralar bu minik ördekler vardı bahçede. Sonra büyüdüler ve köye gittiler...
Ve bu dünya güzeli de komşu bahçede yaşıyor. Köpeklerle büyüyen ve onları pek seven Ada, hemen koşup gitti yanına. Kozalak atıp tutmaca oynadılar. Sonra Ada, kendinden pek bir büyük arkadaşını gezdirmek istedi.
Tasmayı aldı sahibinden, gel gör ki
Köpecik, kendi kendini gezdirmekte ısrar etti.
Banu, kızlara ağaçtan erik topladı.

Ceplerine erik doldurup yediler.
Çamurda yuvarlanan arkadaşlarına su verdiler.
Ve kendilerine müzik çalmak için masanın üzerine çıkan Mira'yı düşmesin diye tuttular.
Keşke bizim de böyle bir bahçemiz olsa...
Çevremdeki kibirli, kendini beğenmiş, sevgisiz, hoşgörüsüz, dünyanın kendi çevrelerinde döndüğünü sanan, bencil insanların bana verdiği sıkıntıyı hafifletirdi biraz.
Hayatımda ilk defa kaçıp gitmek istiyorum bu şehirden. Çocuklarımı toplayıp kaçıp gitmek...
Trafikten, kalabalıktan, alışveriş merkezlerinden, ikiyüzlülükten, her şeyden...
Efe'yle Ada'nın özgürce koşacakları, ağaçların dalından meyve koparıp yiyebilecekleri bir yere gitmek istiyorum. Acaba yapabilir miyim ki?