19 Ağustos 2010 Perşembe

günlerimiz

Benim sevgili kızım, son zamanlarda çok şaşırtmakta beni. Acayip bir asabiyet, sabırsızlık, kıskançlık ve hatta başkaldırı...
Büyümenin yeni bir evresine girdik galiba. Korkunç ikiyi bitirdik ve dehşet verici üçe (terrfying three) girdik. Vatana, millete, en çok da bizim aileye hayırlı olsun efendim.
Her zaman olduğu gibi bir anda başladı her şey ve biz, yine hazırlıksız yakalandık. Hazırlıklı olsak ne farkedecekti orası da tartışılır tabii.
Bu karmaşık ruh haline hızla artan sözcük dağarcığı da eklenince pek komik konuşmalar geçiyor aramızda.
Ada: Anne bu su tuhaf kokuyo
Anne: (Tuhaf da nereden çıktı şimdi, ben ya garip ya da acayip derim hep) nesi tuhaf kokuyor?
Ada: Bir tuhaf işte anne...
Anne: (... su da tuhaf kokmuyor ama neyse) peki değiştirelim. 
Her konuda bir fikri var:
Ada: Şimdi .... yapalım. Bu fikrime ne dersin anne? Hımm ne dersin?
Ya da kendisine yapılan bir öneri aklına yatmamışsa
Ada: Şimdi sen benimle pasıl mı yapmak istiyosun anne? Pasıl mi istiyosun? Hangi pasılı yapalım? 
Anne (yoo, puzzle yapmak istemiyordum ama madem sen öyle istedin) ya pasıl yapmak istiyorum anneciğim 
Kokulara, renklere, seslere, tatlara duyarlılığımız, pek ilginç boyutlara ulaştı. Yemeği tatmadan önce koklamaya başladı minik gurmem. Bu arada yoğurt yemeyen Ada, cacık ve beyaz çorba (kesinlikle yoğurtlu çorba denmeyecek) tutkunu oldu. Ve pek gariptir bol soğanlı çoban salata yiyor. Hatta ekmeğini de salatanın suyuna batırıyor. Yeni favorilerinden biri de bulgur pilavı. Demek ki neymiş? Sevmiyor deyip umudu kesmemek gerekirmiş. Bir gün bir bakıyorsunuz sevebiliyorlar.
Günlerimiz oyun oynayarak, parkta gezinerek, şişme havuzun içinde serinleyerek, en çok da kitap okuyarak geçiyor. Naçizane önerim, korkunç ikileri, dehşet verici üçleri düşünerek ikiniz arasında özel bir şey geliştirin. Kitap okumak, bizim için her şeyin anahtarı. Hele de Ada'nın hiç okumadığı bir kitap, tüm kriz durumlarını kolayca atlatmamıza yardım ediyor. Ada, biliyor musun yeni bir kitabım var senin için dediğimde iş değişiveriyor....
Ve bir de kitap önereceğim size. Bu kez çocuklara değil, bizzat biz büyüklere:
TÜBİTAK'tan yeni çıktı bu kitap: Doğadaki Son Çocuk. Yazarı , Richard Louv.
Yazar şöyle diyor: "Doğadaki çocuk, soyu tehlike altında olan bir türdür ve çocukların sağlığı ile Yeryüzü’nün sağlığı birbirine sıkı sıkıya bağlıdır."
Beni dinlerseniz okuyun derim.
Ben okuduktan sonra Ada'yı sabahları parkta yürüyüşe çıkarmaya başladım. Çimenlerde koşup birbirimizi yakalamaca oynuyoruz. Bulabildiğimiz tüm çiçekleri kokluyoruz. Yaprakları toplayıp, kitapların arasında kurutuyoruz. Ve tüm hayvanları seviyoruz. Kuşları, köpekleri, kedileri, hatta böcükleri... Ne garip artık eskisi kadar korkmuyorum onlardan. Hani sırf Ada korkmasın diye çabalayınca galiba kendime büyük bir iyilikte bulundum. Tabii ki bu durum büyük böcükler için söz konusu bile değil.  
Ve tadını çıkarmaya çalışıyoruz her şeyin: Ana kız dondurma yiyoruz, her tarafımız leke içinde... Kirlenmek özgürlüktür deyip... Birbirimizle boğuşuyoruz, bağrış çağrış şarkı söylüyoruz.
Bir de gün sayıyoruz. Denize kavuşmak için.Yatıyor kalkıyor soruyor Ada: Denise bugün mü gitces anne?
Anne: yok kızım sonra
Ada: Dörtte mi gitces?
Anne: Hayır anneciğim sonra gideceğiz
Ada: Hımm beşte mi gitces o saman...

13 Ağustos 2010 Cuma

Hani kendimizi evrenin merkezinde sanarız, her dertten azade, her beladan uzak olduğumuzu düşünürüz ya...
Dehşetli bir saflıkla bize hiçbir şey olmayacağına inanırız...
Büyü bozuldu
Ben dersimi aldım
Ne kadar kırılgan, ne kadar çaresiz, ne kadar küçük olduğumuzu
Bastığımız yerlerin sağlam olmadığını, yarının garanti olmadığını
Sahip olduklarımız kayıp giderken ellerimizden hiçbir şey yapamadığımızı gördüm.
Bilmediğim şeyler değildi bunlar
Ama hiç böyle kafama dank etmemişti.
Yer ayaklarımın altından çekildi sanki ve ben nefessiz kaldım.
Bir anne, nasıl gömer evladını? Nasıl vazgeçebilir, nasıl devam edebilir, nasıl dayanabilir? Ne düşünür, ne yapar? Ben bile böyle hissediyorsam, o ne hisseder? 
Böyle durumlarda her şey anlamını yitirir diye düşünüyor ya insan. Hayır tam aksine anlam kazanıyor.
Şimdi hayatımda ilk kez, ilk kez bu kadar korkuyorum. Yaşamlarımızın bunca pamuk ipliğine bağlı olmasından, çaresiz kalmaktan, gücümün yetmemesinden...
Ve daha önce hiç bu kadar korkmadım bırakıp gitmekten... Ben, yaşamak, yaşlanmak, kızımın büyüdüğünü görmek istiyorum...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

...

Sevmedim ben bu yazı.
Olanca ağırlığıyla, sıcaklığıyla çöktü üzerimize.
Dün önce İstanbul'dan geldi haber. Nazife halamı kaybettik. 87 yaşındaydı, hala dimdik ayaktaydı. Ailemizin çınarıydı. Devrildi...
Sonra Ali Arın... Hani bir önceki yazıda sözünü ettiğim 3.5 yaşındaki melek. Gitti. Zaten melekti, meleklerin yanına gitti...
Onun için üzülen, dua eden herkese teşekkür etmek istedim.

5 Ağustos 2010 Perşembe

öylesine

_DSC0007
Bugün işyerinden bir arkadaşımın 3.5 yaşındaki oğlunun komaya girdiğini, solunum cihazına bağlandığını öğrendim.
Telefon bile edemedim, çünkü ne söyleyeceğimi bilemedim.
Gidip gidip tuvalette ağladım gizlice. Bir an önce akşam olsun, kızımın yanına gideyim sarılayım istedim.
_DSC0005
Her ne kadar eline geçeni oraya buraya fırlatarak, arada gelip bana vurarak, sinirlenince "ben de tabakların Adası olurum işte" diye mutfağa koşarak beni gülsem mi ağlasam mı ikileminde bıraksa da sorun diye nitelediğim her şeyin keyfe keder meseleler olduğunu,ne kadar şanslı olduğumu anladım bir kez daha.
_DSC0006
Neyse ne... Bu bızdıkların gözleri merakla, mutlulukla ışıldasın, sağlıklı olsunlar da başka bir şeyin önemi yok...
_DSC0002