22 Ekim 2010 Cuma

mahalle baskısı



Ne yalan söyleyeyim şu yaşıma geldim hala anlayabilmiş değilim insanları.
Neden herkese her şeye karışma ihtiyacı içindeler çözebilmiş değilim.
Kendini önemli gösterme ihtiyacı mı, yardımcı olma niyeti mi, işi gücü olmadığından can sıkıntısı mı? Anlayan varsa beri gelsin.
Mesela ben yıllardır et yemem. Son yirmibeş yılda kiminle yemek yemek için aynı masaya oturduysam hep aynı muhabbet geçti:
"Aaaa et yemiyor musun?"
"Yok yemiyorum."
"Tavuk da mı yemiyorsun?"
"Hayır"
"Balık?"
"Onu da yemiyorum"
Buraya kadar sözcüğü sözcüğüne aynı gider her şey. Sonra güzide yorumlar gelir:
"Ama Allah biz yiyelim diye yarattı onları."
"Senin yaptığın enayilik."
"Aaaaa biz yemezsek her yer tavuk dolar canım."
"Eeee şimdi sen yemeyince kaç koyun kurtuluyor?"

Sonra köpek aldım. Biz mutlu mesut parklarda dolaşırken yine herkes konuşmaya başladı:
"Yavrum sen bu ite bakacağına çocuk yapsana"
(Sana ne teyze. Niye yatak odama burnun sokuyorsun ya)
"Aaa bu köpeklerin tüyü insanda kist yapıyor. Benim bir arkadaşımın bilmem nesi vardı onun ciğerlerinde kist oldu bu kedi köpek sevdası yüzünden"
(Ne çok insan varmış canım ülkemde bu illetten çeken. Kime rastlasam bir tanıdığında var aynı problem)

Derken hamile kaldım ve koca göbeğime aldırmadan Efe'yle yürüyüşe çıkmaya devam ettim. İnsanlar çoştukça çoştular:
"Aaa bebek gelince ne yapacaksın bu itleri?"
"Köpekle bebek aynı evde olmaz yavrum Allah muhafaza. Sen at bunları sokağa en iyisi."

Sonra Ada doğdu. Ada'yı pusetine koyup Efe'yle parklara götürdük. Kim bizi görse bir şey söyledi: 
"Aaaa olacak iş mi bu? Köpek ısırır çocuğu. Aman yalnız bırakma bunları. Yer vallahi köpek bebeği."
"Köpekle bebek aynı evde olmaz. At sen bu itleri." 
"Çocuğun ciğerinde kist olur ne biçim annesin sen?"

Tam bunlara alışmıştım ki bir de Ada'yla ilgili yorumlar başladı:
"Aaaa bu çocuk çok ince giyinmiş üşüyecek."
"Aaaa daha çok küçük tek başına kaydırağa çıkmasın."
"Ne gerek var kitaba falan, bebekleriyle oynasın."
"Sen bu çocuğa da et yedirmiyorsundur. Ondan zayıf bu çocuk."

Ya sabır çekerken geçenlerde gelen darbe benim için yıkıcı oldu:
Ada, trambolinin üzerinde mutlu mesut zıplıyordu. Teyzenin biri, sanki yıllarını tıp ilimine vakfetmiş bir havayla
"Aaaa çok zıplatma çocuğu bağırsakları düğümlenir" diye buyuruverdi. Ada, zıplamayı çok seven bir çocuk. O gün de neredeyse 1.5 saat zıplamış oynamış. Zaten bet bir günümdeydim, aldığım darbeyle yıkılıverdim. Babamı aradım dehşet içinde "Baba Ada'nın bağırsakları düğümlenir mi diye?
"Ne bağırsağı, ne düğümlenmesi" diye bağırdı babam. "Nereden çıkıyor bunlar? Zıplamakla bağırsak mı düğümlenirmiş?"

Okumuşu cahili, yaşlısı genci herkes vara yoğa konuşuyor... İlla nane oluyor her şeye.
Cevap versen olmuyor, sırtını dönüp gitsen olmuyor, ne yapacağımı şaşırdım.

20 Ekim 2010 Çarşamba

bu blogun en çok okunanları

Meğer blogger, "istatistikler" başlığı altında en çok okunan yazılarımızı, bizi izleyenleri listelermiş. Sevgili Ayaz'ın tatlı annesi Burcu sayesinde  öğrendim bunu. Şimdi Burcu ve sevgili Emine'nin sobesine yanıt olarak bu blogun en çok okunan yazılarını listeleyebilirim:
1. http://elifada.blogspot.com/2010/04/kutuphanenin-en-kucuk-uyesi.html 
Ankara Adnan Ötüken Halk Kütüphanesi'ne üye olduktan sonra yazdığımız bu yazı, en çok okunan yazı olmuş. Listelere göre google'dan "Ankara", "kütüphane" sözcüklerine verilen aramalardan da birçok kişi bizim sayfayı ziyaret etmiş. Sonradan kütüphane üyeliği ile ilgili bir çok mail de aldım. Birilerine yardımcı olabildimse ne mutlu bana.
En çok okunan ikinci yazımız, Ada'nın kitapları arasında en çok sevdiğim bir kitaba dair. Helen Stephens'ın yazdığı ve İş Bankası Yayınları'ndan çıkan "Pire Torbası", hala favorim.
Bu yazıyı, iş yerinden arkadaşımın tatlı oğlunun komaya girdiğini öğrendiğimde yazmıştım. Dört gün sonra bizleri bırakıp meleklerin yanına gitti Ali Arın... 
Bu da bir veda yazısı. Sevmedim ben hiç geçen yazı.
Ada'nın kitaplığı ile ilgili yazımız, en çok okunan beşinci yazımız olmuş. Biz çok severek kullanıyoruz. Umarız bizden sonra yaptıranlar da mutlu olmuşlardır.
Bunlar en çok okunanlar. Ama bir de benim en çok sevdiğim yazılar var. Madem geriye dönüp bakıyoruz, onları da listeleyelim: 

 Biliyorum çok geç kaldım yazmakta. Kimi sobelesem? Ayça, Esra, Melike ve Öykü siz yazdınız mı?  

10 Ekim 2010 Pazar

dokuzuncu yıl

Bugün bizim dokuzuncu evlilik yıldönümümüz.
Galiba bu kez birarada olabileceğiz evlilik yıldönümümüzde.
İlk evlilik yıldönümümüzü Etiyopya Ulusal Haber Ajansı genel müdürü ile kutlamıştık. Bir ziyaret dolayısıyla Ankara'da bulunuyordu ve kendisinden biz sorumluyduk. İşyerine o gecenin evlilik yıldönümümüz olduğunu çıklattık ama görev görevdi. Yine de bize şampanya ve pastayla sürpriz yaptılar. Etiyopyalı konuğumuz, çocuk yapmak yerine köpek aldığımızı duyunca çok şaşırmış ve bütün bir gece boyunca bir an evvel çocuk yapmamız gerektiğini söyleyip durmuştu. Galiba onun üç çocuğu vardı. Tatlı bir adamdı. 35 yaşında olmasına karşın 60'ında gösteriyordu. Bizi ülkesine davet etmişti.
Evlilik yıldönümlerimizin birinde eşim daha yeni büyük bir kalp ameliyatından çıkmıştı.
Diğerlerinde ya ben ya da o görevliydik.
Birinde ben, çok fena hamileydim.
Ada doğduktan sonraysa aynı şey sürüp gitti. Hatta birinde yorgunluktan unuttuk evlilik yıldönümümüzü. Birkaç gün sonra dayım arayıp sizin evlilik yıldönümüz ne zamandı diye sorunca hatırladık.
Geçen yılsa Türkiye ile Ermenistan arasında protokol krizi vardı. Sabah dokuzda başlayan nöbetim bittiğinde çoktan gecenin ikisi olmuştu. 
Pek kutlama insanı değiliz galiba biz. Bu yılki plan da oturup bir yemek yemek ve televizyonda çoktandır istediğimiz bir filmi seyretmek. Çünkü yarın sabah nöbetçisiyiz. Zaten kutlamaya da alışkın değiliz....
Ne yapalım sağlık olsun... 
Nice yıllara...