26 Mayıs 2011 Perşembe

üç buçuk

Benim zeytin gözlü kızım, inanılır gibi değil ama artık 3.5 yaşında.
Yani 42 aylık ya da 1,260 günlük...
Oysa ben, daha üç yaşına gelmesini bile sindirememiştim henüz...

Evet boyu uzuyor çılgınca bir hızla, elleri ayakları büyüyor, hatta çaktırmadan birkaç gram bile alıyor.
Ama asıl değişen, daha önemli şeyler. Baş döndüren bir hızla birey oluyor, Ada oluyor. 
Kimi zaman garip bir hüzünle, kimi zaman ateşli bir merakla, çoğu zamanda muzip muzip bakıyor gözleri.
Şekilden şekle sokuyor minik suratını.
Ve o iki minik dişini çıkarıp öyle gülümsüyor kameraya.
Bazen benden daha olgun davranıyor.
Yanında pek bir çocuksu hissediyorum kendimi.
Hala evden çıkmak istemiyor.
İstemediği her şeyi, saat 4'e erteliyor.
Açıp haritayı önüne burası Ankara, burası deniz diye gösteriyor.
Önüne konan yeni bir yemeğin tadına bakıyor ama sebze yemeklerini yemiyor.
Yine de bol soğanlı salataya bir yandan ekmek batırıp bir yandan kaşıklıyor.
Ahh bir de zeytinyağlı yaprak sarması...
"Anne yaprakları sarsan böyle uzun uzun, ben de yesem onları" diye serserilik yapıyor.
Her yemeğin sonunda "biraz daha yersem ağzım bulancak sanırım" diyor.
İnatçı mı inatçı.
Son bir haftadır aynı tişörtle yaşıyor, hatta o tişörtle uyuyor. Güç bela yıkamaya razı ettiğimizde makinenin karşısında bekliyor.
Bir de yeni bir isim taktı kendine: Gülünç Prenses. 
Yukarıdaki surata bakınca pek yerinde bir isim aslında.
Artık Ada yerine Gülünç Prenses diyecekmişiz kendisine.  
Bir kanguru gibi zıplayabiliyor. 
Neden bilmem oradan oraya anlamsızca koşmaktan çılgın bir zevk alıyor.
Komik komik dansediyor.
Boncuklardan pasta yapıyor.
Yanında çayla bize servis yapıyor.
Uzun sözün kısası varlığıyla her anımızı dolduruyor....
Kiraz dudaklı kızım benim,
Gözlerin hep neşeyle, merakla ışıldasın annem.
Aldığın her nefes çiçek kokulu, ağzındaki her lokman bal-kaymak tadında olsun. Masal gibi geçsin her günün. Nice sağlıklı ve mutlu yıllara....

24 Mayıs 2011 Salı

kalbimiz Fethiye'de kaldı

Küçücük bir mola verdik günlük yaşamın karmaşasından.
Yaklaşan seçim yüzünden izin alamayınca 19 Mayıs tatilini fırsat bilip düştük yollara. 
Dört gün dört gündür dedik, hiç üşenmedik. Orada uzakta bir evimiz vardı daha hiç görmediğimiz.
Ada, bizden önce hazırladı çantasını. Onun tek isteği sarışın kızlı tişörtü ve Mööö'süydü zaten. 
Sadece fotoğraflarını gördüğümüz, aylardır dilimizden düşürmediğimiz yazlık evimize taşındık artık.
Tadilat işleri bitti, eşyalar yerleştirildi. Yazlık evimiz oldu bir yazlık yuva.
Ve Fethiyeli olduk.
Denize kavuştuk.
Ada Hanım, su henüz biraz soğuk olsa da denizin keyfini çıkardı.
Önce ayaklarını soktu, kıyı boyunca koşturdu.
Denize taş attı, kumlarla oynadı.
Sonra babasıyla birlikte cup diye atladı içine.
Beni asıl şaşırtan  Efe oldu.
Denizden nefret eden Efemiz, bu kez yine denize karşı hav hav havladı. Kıyı boyunca koşturdu.
Ama sonra hayatında ilk kez, deniz suyunun tadına baktı, ayaklarını suya soktu.
Sonra yine havladı, bizlere denize girmeyin diye bağırdı ama sanki denizle barıştı o da.
İşte Ada Hanım'ın yazlık evi.
Ne evini, ne odasını, ne oyuncaklarını özledi.
Artık yazlık evimizde yaşayalım anne gitmeyelim bir yere diye pazarlık etti.
Kendisini havuzlar açılınca, deniz ısınınca döneceğiz diye zor kandırdık.
Gece minik yanaklarını ısıran sivrisineklere bile ses etmedi sırf deniz evinde yaşayabilmek için.
Kentin trafiğinden, kalabalığından uzak gönlünce koştu oynadı.
Oyun parkı  sadece onundu, koca kumsal da...
Hayatında ilk kez minicik kuzuları, oğlakları sevdi.
Gönlünce dondurma yedi.
Mööö'sünü ve kaplumbağasını küçük arabasında gezdirdi.
Bu arada Efemiz, özgürlüğünü ilan etti.
Çimenlere yayıldı gönlünce.
Ve hayatımda ilk kez ben de dönmek istemedim Ankara'ya. 
Oysa Ankara'dan başka yerde yaşayamam diye düşünürdüm hep.
Sabahları kuş sesiyle uyanmak, fırından yeni çıkmış ekmeğin sıcaklığını hissetmek, denizin kokusunu içine çekmek, trafiğe takılmamak, çirkin gürültülere katlanmak zorunda kalmamak... 
Hiç gelmedi içimden dönmek.
Burda kalalım, Ada özgürce koşsun oynasın büyüsün, Efe çimenlere uzansın istedim.
Ne yazık ki kısa sürdü rüyamız.
Döndük dönmesine ama kalbimiz Fethiye'de kaldı... 

6 Mayıs 2011 Cuma

biz geçen ay 2...

Sevdim ben bu işi. Böyle ordan burdan yazmak daha eğlenceliymiş.
Biz anne-kız, geçen ay ilk kez yemeğe çıktık. Yani iki başımıza.Kendisi böyle süslendi püslendi. Hatta siparişini bile kendisi verdi. Sonuçta yine köfte yedi ama insanlık adına bu pek önemsiz adım, onun için bir ilkti.   Güzel başlayan günümüz, yine ilk kez olarak pek güzel bitti.
Arabada kitap okumak için gündüz vakti tepe lambasını açan Ada Hanım, ikinci kez akümüzü boşalttı. Tabii bunu kendi başına yapmadı. Tepe lambasını kapatmayı unutan annesi de eşit derecede suçluydu. Arkadaşlarıyla buluşmak için yola çıktığımızda araba çalışmayınca bir daha tepe lambasına dokunmamaya söz verdi. Hatta tepe lambasını açmak isteyen Zeynep'e "arabamızın gazı biter" diye izin vermedi.    
Ada Hanım, çılgın masallar uydurmaya başladı.
Aslanlar, kargalar, bülbüller... Her cinsten mahlukatın cirit attığı, her birinin acayip acayip isimler taşıdığı, pek çılgın işlerle uğraştıkları masallar... Bu isimler, bizzat Ada hanım tarafından uydurulup her bir yaratığa özenle verilmekte. Karga Pito, kanguru Minedog... Gel gör ki unutkan anne, bu acayip isimleri aklında tutabilmek için öyle çaba harcıyor ki sonunda her şey birbirine karışıyor. 
Kendisine yeni bir arkadaş buldu: Kuzey.
İlk kez tanışan Kuzey ile Ada, oyuncak kavgası yapmadan saatlerce oynadılar. Kuzey, muhteşem dans figürleri sergiledi. Ada, bir oraya bir buraya koştu.
Ada Hanım, sanki kendi oyuncaklarını toplarmış gibi Kuzey'e  "yeni oyuncak çıkarmadan önce eskilerini toplaman lazım" diye akıl verdi. Arada birbirlerini şikayet etmek için yanımıza uğradılar ama genel olarak birlikte takıldılar.
Yılın ilk açık hava buluşmasını Papaz'ın Bağı'nda yaptık.
Kızlar, havuzun kenarına sıralanıp balık tuttular.
Böyle akıllı uslu oturduklarına bakmayın. balık tutmanın suyunu çıkarıp ıslandılar, iki üç kere üstlerini değiştirmek zorunda kaldık.
Ada'nın saçları uzadı. 
Ve ben, onları iki yandan bağlamayı başardım.
Gel gör ki bu konudaki beceriksizliğim, Ada'yı bile isyan ettirdi.
"Teyzem olsa daha güzel yapardı saçımı" diyerek beni eleştirdi.
Üç buçuk yaşındaki hanımefendi, makyaj konusunda benden daha bilgili olduğunu da gösterdi.
Evde bulabildiği rujları toplayıp, "ama bunların hepsi parlatıcı anne, senin rujun yok mu? Sana ruj alalım" diyerek cehaletimi yüzüme vurdu.
Efemiz, evdeki topları birer birer patlattı.
Biliyordum zaten o toplara göz koyduğunu.
Sonunda bir fırsatını yakalayıp hepsine tek tek dişlerini geçirdi. Topları patlatırken o kadar mutluydu ki. Patlayan topları zevkle ağzında bir o yana bir bu yana salladı. Gel gör ki Ada'yı sakinleştirmek hayli güç oldu. Ada, bas bas bağırırken Efe hala zevkle parçalanmış toplarla oynuyordu. Ne yapalım arada böyle kardeş kavgaları çıkabilir tabii.
Güneş açıp hava biraz ısınınca kışlık kıyafetleri kaldırdık.
Meğer bahar daha gelmemiş, güneş bizi kandırmaktaymış. Ama artık çok geçti. Bir kere yerlerine yerleşmişti kazaklar, montlar.  Tekrar çıkmaları çok zordu, hatta imkansızdı.
Biz üşüdük, ama Ada hanım bu işe çılgınca  mutlu oldu. Elbiselerin birini çıkarıp birini giydi.
Uçuşan etekleriyle dönüp durdu.
"Anne  bahse girerim bana çık yakıştı bunlar" diye mutluluk çığlıkları attı. Bahse girmek ne demek diye sorduğumuzda bize güldü.
 Ben ne halt ettim diye kara kara düşünen annesi, son anda mayoları saklamayı akıl etti. Yoksa çorap üstü mayo günleri başlayacaktı bizim evde.
Üç gramı zor alan kızımızın ayakları, sadece iki ay içinde çılgınca büyüyerek 27'ye ulaştı. Boyunu ölçmeyi uzama hızına yetişemediğimiz için zaten bırakmıştık. 
Ada'nın içine nerden geldiğini bilemediğimiz bir maymun kaçtı. Duvara tırmanmasının ve sürekli zıplamasının başka bir açıklaması yok çünkü. Kendisi son olarak çalışma masasının çekmecelerinin kollarına basarak tırmanma becerisini kazandı. Şimdi hava biraz daha ısınınca zıpzıpa gitme hayaliyle yaşıyor. Sanırım bu yazı orada geçireceğiz.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

biz geçen ay...

Madem zamanında yazamadık o zaman geçen aydan bir derleme yapalım.
Biz geçen ay
Yiğit'in üçüncü doğumgünündeydik.
Gorki sayesinde biraraya geldik, lezzetli mamalar yedik ve çok eğlendik. Yiğit, her zamanki gibi çok tatlıydı. Gözlerinin içi parlıyordu mutluluktan.
Bu vesile arkadaşlarımızla hasret giderdik. Herkes oradaydı. Ayça ile Demir,
Sermin ile Çınar
Burcu ile Arda 
Yedik içtik eğlendik sonra Çiğdem teyzemizin bizim için bilet aldığı tiyatro oyununu seyretmeye gittik. Heyecanımızı küplerle oynayarak, koşup oynayarak bastırmaya çalıştık.
Zeynep, her zamanki gibi muhteşem pozlar verdi. Tokaları, kolyeleriyle bir minik hanımefendiydi.
Munise Selin ise kendi başına takıldı. Koştu, oynadı, mutluluk çığlıkları attı.
Derken oyun başladı.  Müjdat Gezen Tiyatrosu oyuncuları, Pinokyo'yu oynadılar. Ben şahsen, Kurnaz Tilki ile Kedi'yi canlandıran oyunculara çok saygı duydum. Tek kelimeyle muhteşemdiler.
Oyun bitimi bir sürpriz bekliyordu bizi. Oyuncular çocuklarla tanıştılar. Bir baktık ki Ada Hanım Pinokyo'nun kucağındaydı.